<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?><?xml-stylesheet type='text/xsl' href='http://gulcangoktas.spaces.live.com/mmm2008-07-24_12.50/rsspretty.aspx?rssquery=en-US;http%3a%2f%2fgulcangoktas.spaces.live.com%2fcategory%2fMAKALE%2ffeed.rss' version='1.0'?><rss version="2.0" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:msn="http://schemas.microsoft.com/msn/spaces/2005/rss" xmlns:live="http://schemas.microsoft.com/live/spaces/2006/rss" xmlns:dcterms="http://purl.org/dc/terms/" xmlns:cf="http://www.microsoft.com/schemas/rss/core/2005" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"><channel><title>Hanımefendi: MAKALE</title><description /><link>http://gulcangoktas.spaces.live.com/?_c11_BlogPart_BlogPart=blogview&amp;_c=BlogPart&amp;partqs=catMAKALE</link><language>en-US</language><pubDate>Thu, 31 Jul 2008 21:30:30 GMT</pubDate><lastBuildDate>Thu, 31 Jul 2008 21:30:30 GMT</lastBuildDate><generator>Microsoft Spaces v1.1</generator><docs>http://www.rssboard.org/rss-specification</docs><ttl>60</ttl><cf:parentRSS>http://gulcangoktas.spaces.live.com/blog/feed.rss</cf:parentRSS><live:type>blogcategory</live:type><live:identity><live:id>2584224749880000874</live:id><live:alias>gulcangoktas</live:alias></live:identity><cf:listinfo><cf:group ns="http://schemas.microsoft.com/live/spaces/2006/rss" element="typelabel" label="Type" /><cf:group ns="http://schemas.microsoft.com/live/spaces/2006/rss" element="tag" label="Tag" /><cf:group element="category" label="Category" /><cf:sort element="pubDate" label="Date" data-type="date" default="true" /><cf:sort element="title" label="Title" data-type="string" /><cf:sort ns="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" element="comments" label="Comments" data-type="number" /></cf:listinfo><item><title>siyonist Hareketin Kuruluşu</title><link>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!679.entry</link><description>&lt;p align=center&gt;&lt;strong&gt;&lt;font size=4&gt;siyonist Hareketin Kuruluşu&lt;/font&gt;&lt;/strong&gt; 
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;siyonizm politik bir hareket olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. İlk etapta siyonizm diasporadaki yahudilerin durumunun iyileştirilmesi ve &amp;quot;geri dönüş&amp;quot; fikrinden ibaretti.&lt;/font&gt; 
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;&amp;quot;Halkı olmayan bir ülkeyi, ülkesi olmayan bir halka devredin...&amp;quot; diyen Israel Zangwill Filistin’de Arap varlığını inkar eden siyonist hareketin tavrını açıkça ortaya koymaktadır.&lt;/font&gt; 
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;Filistin topraklarında hak iddia eden yahudiler, bölgenin en eski yerleşik toplumunun kendileri olduğunu ve Kitab-ı Mukaddes’in yahudilerin Filistin’e geri dönüşünü haber verdiğini ileri sürerek Filistin’de bir yahudi devleti kurmaya yönelik olarak başlayan siyonist hareketi meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Örgütlenmiş bir hareket olarak politik Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’dir.&lt;/font&gt; 
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;siyonist hareket için önemli bir yeri olan, Filistin’in kolonizasyonu programı ve Dünya siyonist Örgütü’nün kurulmasının planlandığı ilk siyonist Kongresi 29-31 Ağustos 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde yapıldı. Farklı görüşlere ve kesimlere mensup iki yüzü aşkın delegenin katılımıyla düzenlenen kongre dindar, reformcu ve asimilasyon yanlısı üç farklı eğilimi bir arada toplamayı başardı. Herzl açılış konuşmasında:&lt;/font&gt; 
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;&amp;quot;Biz yahudi ulusunu barındıracak olan evin temelini atmak için buradayız.&amp;quot; şeklinde konuşmuştu. Basel Kongresi’nde Siyonizmin resmi programı &amp;quot;yahudiler için Filistin’de kamu hukukuyla güvence altına alınmış bir vatan yaratmak&amp;quot; olarak açıklandı. Bu hedefi gerçekleştirmek için yapılacak girişimler ise şöyle özetlendi:&lt;/font&gt; 
&lt;p align=center&gt;&lt;b&gt;&lt;font size=4&gt;Filistin’de yahudi Kolonisinin Tesisi&lt;/font&gt;&lt;/b&gt; 
&lt;ul&gt;
&lt;li&gt;&lt;font size=3&gt;yahudilerin yaşadığı ülkelerdeki kurumlar vasıtasıyla dünya yahudilerini birleştirmeye yönelik bir örgütün kurulması,&lt;/font&gt; 
&lt;li&gt;&lt;font size=3&gt;yahudi ulusal fikrinin güçlendirilmesi,&lt;/font&gt; 
&lt;li&gt;&lt;font size=3&gt;siyonizmin hedefinin gerçekleşmesi için, yönetimin onayının sağlanması.&lt;/font&gt;&lt;/ul&gt;
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;Böylece Basel Kongresi ile Dünya siyonist Örgütü kurulmuş oldu.&lt;/font&gt; 
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;Herzl 1901 yılının Mayıs ayında Sultan II. Abdülhamid’e dolaylı yollardan yahudilerin Filistin’e göçünü öngören bir teklifte bulundu ancak teklif Sultan tarafından kabul edilmedi.&lt;/font&gt; 
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;1904’de Herzl’in ölümüyle siyonist hareket &lt;u&gt;politikler&lt;/u&gt; ve &lt;u&gt;pratikler&lt;/u&gt; olarak ikiye bölündü.&lt;/font&gt; 
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;Politiklere&lt;/u&gt; göre yahudi sorununa Filistin’de ya da başka herhangi bir yerde acil olarak çözüm bulunması gerekiyordu.&lt;/font&gt; 
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;Pratikler&lt;/u&gt; olarak adlandırılan grup ise yahudi vatanı ve ulusunun Filistin’den başka bir yerde kurulmasının mümkün olmadığı görüşünde ısrar ediyorlardı.&lt;/font&gt; 
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;Ancak hareket içindeki bölünme aynı yıl Rusyalı bir yahudi kimyager olan Haim Weizmann’ın siyonist hareketin liderliğine gelmesiyle son buldu. Weizmann, Herzl gibi yahudi dünyası dışından gelecek olan desteğin önemine vurgu yaptı. Bu yöndeki ilk diplomatik temaslarını İngiltere ile gerçekleştirdi ve aradığı desteği elde etti. Düşünce noktasında yahudi olmayan çoğu kimse Siyonizm’i desteklerken, böyle yapmakla ırksal hoşgörü olgusuna hizmet ettikleri inancıyla hareket etti. yahudi olmayan kimselerin siyonizme yardım etme konusundaki istekliliklerine neden olan şey, siyonizm ile liberalizm arasındaki ilişkiye dair zihinlerinde bulunan karışıklıktı.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=right&gt;&lt;font size=3&gt;Kaynak: &lt;a href="http://filistin.ihh.org.tr/" target="_blank"&gt;&lt;font color="#890b00"&gt;http://filistin.ihh.org.tr&lt;/font&gt;&lt;/a&gt;&lt;/font&gt; &lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2584224749880000874&amp;page=RSS%3a+siyonist+Hareketin+Kurulu%c5%9fu&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=gulcangoktas.spaces.live.com&amp;amp;GT1=gulcangoktas"&gt;</description><comments>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!679.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!679.entry</guid><pubDate>Sun, 01 Jun 2008 16:12:27 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://gulcangoktas.spaces.live.com/blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!679/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!679.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2008-07-24T16:16:00Z</dcterms:modified></item><item><title>TÜRKİYE'de yahudi LOBİCİLİĞİ-1</title><link>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!667.entry</link><description>&lt;div align=center&gt;&lt;font size=5&gt; &lt;b&gt;TÜRKİYE'de yahudi LOBİCİLİĞİ-1&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;&lt;/div&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Bugün İslam ülkeleri içinde israil işgal devletiyle en sıkı münasebetleri olan ülke Türkiye'dir. Öyle ki Türkiye israil'le ortak askeri tatbikat yapacak kadar ilişkilerini sıkılaştırmıştır. Türkiye'nin 54 adet F-4 Phantom 2000 savaş uçağı israil işgal devletindeki şirketler tarafından modernize edilmektedir. İlginçtir ki bu 54 adet savaş uçağının modernize edilmesini de içeren ve savaş sanayisiyle ilgili muhtelif ihalelerin israil şirketlerine verilmesine imkan sağlayan &amp;quot;Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması&amp;quot; hükümetin Refah Partisi'nde olduğu bir dönemde imzalanmıştır. Bunun sebebi Refah Partisi'nin hükümete gelmekle aslında iktidara gelememesiydi. Çünkü devletteki karar mekanizması hükümeti aşıyor, yerine göre halkın oylarıyla seçilmiş siyasi partilerin kurduğu hükümetler bile önlerine geleni kabul etmenin ötesinde bir şey yapamıyorlar.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Türkiye-israil ilişkilerinin bu kadar gelişmesinin arkasındaki en önemli unsur Türkiye'deki yahudi lobiciliğidir. Bu itibarla Türkiye'deki yahudi lobiciliğinin geçmişinin ve bugününün gözden geçirilmesinde yarar görüyoruz. İşte bu dizi yazımızda bu konuyla ilgili birtakım özet bilgiler vermeye çalışacağız.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Türkiye'deki yahudi lobiciliğinin üç kanadı bulunmaktadır. Bunların birincisi bizzat yahudilerin oluşturduğu kanattır. İkinci kanat yahudi kökenden gelen ama Müslüman olduklarını söyleyen gerçekte ise yahudi kimliklerini koruyan ve yahudilerle irtibatlarını sürdüren kesimin oluşturduğu kanattır. Bu kanattan olanlara dönmeler veya sabetaycılar denmektedir. Üçüncü kanadı ise köken itibariyle yahudi olmayan ama birtakım çıkar hesaplarından veya benimsemiş oldukları anlayıştan dolayı yahudi kökenlilerle irtibat içine giren ve onların planlarına hizmet eden kimselerin oluşturduğu kanattır. Bu kanadı oluşturanların başında gelenler ise masonlardır. Fakat mason olmayanlardan da pek çok kimse kişisel çıkarlarından veya makam davalarından dolayı onlarla içli dışlı olmuş, onlara hizmet etmiştir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Yukarıda söylediğimiz kanatlardan yahudi kimliklerini koruyanlar ve bu kimliklerini açığa vuranlar yani &amp;quot;yahudi olarak kalanlar&amp;quot; genellikle ekonomik alana ağırlık vererek kendilerini zenginleştirmiş ve paralarıyla başkalarını etki alanlarına çekmiş, onların kendilerine hizmet etmelerini sağlamayı başarmışlardır. Ama bu kesim çoğunlukla yönetimde fiilen görev almayı tercih etmemiştir. Bu kesimin yönetimde fiilen görev almak istememesi: &amp;quot;Türkiye'de yahudi kesim yönetime girmemiş, bunun yerine ekonomik alana ağırlık vererek lobi faaliyetlerini daha çok paranın sultasına dayanarak yürütmüşlerdir.&amp;quot; şeklinde bir yanlış hüküm verilmesine sebep olmuştur. Oysa işin gerçeğinde yahudiler Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu günden bu yana etkin bir şekilde yönetimde rol almış, oldukça üst makamlara kadar yükselmiş ve çoğu zaman da devlet politikasını belirleyici roller oynamışlardır. Ama bunu &amp;quot;yahudi&amp;quot; kimliklerini gizleyerek yapmışlardır. Yani bu işi yapanlar yukarıda sözünü ettiğimiz kanatların ikincisinden olanlardır.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Biz bu yazı dizimizde yukarıda sözünü ettiğimiz üç kanadın bu ilk ikisinden yani yahudi kökenli olanların oluşturduğu kanatlardan söz edeceğiz. Çünkü üçüncü kanat oldukça geniş bir ekseni oluşturmaktadır. Onlar ve faaliyetleri hakkında yeterli bilgi verebilmemiz için yazı dizimizi bir hayli uzatmamız gerekir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bugün Türkiye'deki Ecevit hükümetinde Dışişleri bakanlığı görevini yürüten İsmail Cem İpekçi yahudi kökenli bir aileden gelmektedir. Bu aile sabetaycı kesime mensuptur. Yani yahudi kimliklerini gizleyen ama bununla birlikte o kesimle ilişkilerini sürdüren kesime. Başbakan Bülent Ecevit'in eşi Rahşan Ecevit'in de sabetaycı aileden olduğu bizzat bu kesime mensup yazar Ilgaz Zorlu tarafından dile getirilmiştir. Rahşan Ecevit'in eşi Bülent Ecevit üzerinde büyük bir etkisinin olduğunu, onun bütün kararlarını etkileyebildiğini bugün Türkiye'de bilmeyen kalmamıştır. Bu ikisi sadece örnek. Onlar gibi daha birçok kişi yönetimi doğrudan ya da dolaylı bir şekilde etkilemektedir. Bu durum işaret ettiğimiz lobi faaliyetlerinin ne kadar etkin durumda olduğunu gözler önüne sermektedir. &lt;/font&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2584224749880000874&amp;page=RSS%3a+T%c3%9cRK%c4%b0YE'de+yahudi+LOB%c4%b0C%c4%b0L%c4%b0%c4%9e%c4%b0-1&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=gulcangoktas.spaces.live.com&amp;amp;GT1=gulcangoktas"&gt;</description><comments>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!667.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!667.entry</guid><pubDate>Sun, 01 Jun 2008 14:12:12 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://gulcangoktas.spaces.live.com/blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!667/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!667.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2008-06-01T14:44:58Z</dcterms:modified></item><item><title>TÜRKİYE'de yahudi LOBİCİLİĞİ-2</title><link>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!666.entry</link><description>&lt;div&gt;
&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;&lt;b&gt;yahudilerin İspanya'dan Kovuluşu: Osmanlı Ağacının Gövdesine Kurt Sokulması&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;İspanya kraliçesi İsabella 'nın hıristiyan kilise ile işbirliği yaparak 31 Mart 1492 tarihinde ülkedeki bütün yahudilerin, 2 Ağustos 1492 tarihine kadar ülkeyi terk etmeleri üzere ferman çıkarması 300 bin kadar İspanya yahudisini iyice zor durumda bırakmıştı. İspanya yahudileri bu ferman üzerine çeşitli Avrupa ülkelerinden sığınma hakkı istediler ama Osmanlı İmparatorluğu'nun dışında onlara sürekli kalmaları üzere kapıları açan olmadı. Osmanlı İmparatoru Sultan II. Bayezid 'in kendilerine sığınma hakkı tanıması üzerine 150 bin kadar İspanya yahudisi Akdeniz yolu üzerinden doğrudan Osmanlı topraklarına geldi. Diğerleri de Rusya üzerinden Osmanlı topraklarına geldiler. Kendilerine &amp;quot;sefarad yahudileri&amp;quot; denilen İspanya yahudilerinin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul'a yerleştirildi.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Mal varlıklarının çoğunu İspanya'da bırakan, yanlarına almış oldukları malları da İtalya'da uğradıkları limanlarda soyulan sefarad yahudileri Osmanlı topraklarına eli boş gelmelerine rağmen, Osmanlı devletinin kendilerine sağlamış olduğu imkanlarla kısa zamanda durumlarını düzelttiler. Bunların bazıları ticari alanda ilerlerken bazıları da devlet kademelerinde önemli mevkilere geldiler.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Osmanlı'nın Avrupa karşısındaki yenilgisinin alt yapısının oluşturulması işleminin 1492 yahudi göçüyle başladığını söylemenin yanlış olmayacağını sanıyoruz. Çünkü kuvvetli bir ihtimalle Avrupa 1492 sürgününde, yahudileri özellikle Osmanlı ağacının gövdesine bir kurt gibi sokmayı hedeflemişti. Bilindiği üzere Müslümanların büyük bir medeniyet merkezi haline getirdikleri Endülüs'ü İspanyollar işgal edince Müslümanları toplu katliama tabi tutmuşlardı. Ama yahudileri her hangi bir katliama tabi tutmadan sürgün etmeyi tercih ettiler. Zira yahudilerin fitne çıkarma, devletleri içinden yıkma konusundaki maharetleri onların tarihlerinden biliniyordu. O zaman Osmanlı'nın sürekli genişlemesinden ve güçlü bir dünya devleti haline gelmesinden rahatsız olan Avrupa, hiçbir savaşta bu devletin karşısında tutunamamıştı. Osmanlı, 1453'te İstanbul'u fethederek hıristiyanlığın köklü bir devleti olarak görülen Bizans İmparatorluğu'nu ortadan kaldırmıştı. Avrupa'nın ortalarına kadar uzanmıştı. Dıştan savaşlarla yıkılması ve yıpratılması mümkün olmayan bu devletin içten yıpratılabilmesi için içine kurt sokulmasına ihtiyaç vardı. Bu işi en iyi yapabilecek güruhun ise bu konuda binlerce yıllık tecrübeye sahip oldukları bilinen yahudiler olduğu düşünülmüş olmalı. Bu yüzden İspanya krallığı Endülüs'ü ele geçirdikten sonra Müslümanları topluca katletmesine rağmen yahudileri katletmeyerek Osmanlı topraklarına sürgün etmeyi tercih etti.&lt;br&gt;&lt;br&gt;yahudiler, 1492'de İspanya'dan çıkarılınca Avrupa ülkelerinin hiçbiri onları kabul etmedi. Olayı inceleyenler bunu genellikle Avrupa ülkelerinin onları istememesine veya bu ülkelerin yönetimlerinin insafsızlığına bağlamaktadırlar. Oysa bunun bu ülkeler arasındaki gizli bir ittifak sebebiyle yapılmış olması da muhtemeldir. Kudüs'ü ve Filistin topraklarını işgal için aralarında haçlı ittifakı oluşturan Avrupa ülkelerinin göçe zorlanan yahudileri kabul etmeme konusunda aralarında ittifak sağlamaları zor değildi. yahudiler Avrupa devletlerinin hepsi tarafından reddedilince varacakları yer Osmanlı topraklarıydı. Osmanlı devletinin onları reddedip geri çevireceği veya İran'a ya da Yemen'e doğru ilerlemelerini isteyeceği ihtimalinin olmadığı tahmin ediliyordu. Çünkü Osmanlı'nın o zaman kendi topraklarında yaşayan ama henüz çok küçük bir azınlık olan ve devlete de herhangi bir zararları olmayan yahudilere gayet iyi davrandığı biliniyordu. Osmanlı biraz da bunu haçlı zihniyetine karşı bir politika olarak yapıyordu.&lt;br&gt;&lt;br&gt;yahudiler, İspanya'dan kovulduktan sonra muhtelif Avrupa ülkelerine uğradılar. Ama bu göç esnasında yahudilerin üstlerindeki elbiselerine varıncaya kadar bütün her şeyleri alındığı halde bir tek kişinin canına dokunulmadı. Üstelik sürgün edilen yahudilerden bir tek kişinin herhangi bir Avrupa ülkesine yerleşmesine de fırsat verilmedi. Bizce bunun iki sebebi vardı: Avrupa, sürgün edilen yahudilerin her şeylerini soyarak onları miskin ve ilgiye muhtaç bir halde Osmanlı topraklarına sokmak istiyordu. Çünkü bu halde gitmeleri Osmanlı devletinin onlara ilgi göstermesi ve kendilerine bazı imkanlar vererek durumlarını düzeltmeleri için onlara yardımcı olması zorunluluğunu doğuracaktı. yahudiler ise kendilerine sağlanan imkanları ileriye dönük hesapları için değerlendireceklerdi. Çünkü onların bir yere kazık çaktıktan sonra oraya çiftlik kurma konusundaki maharetleri biliniyordu. İkinci olarak bir tek yahudinin canına dokunulmamış, bunun yanı sıra bir tek yahudinin uğradığı Avrupa ülkelerinden birine yerleşmesine de fırsat verilmemişti. Çünkü Osmanlı ağacının gövdesine ne kadar çok kurt sokulursa o kadar iyi sonuç elde edileceği umuluyordu.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu göçte dikkatimizi çeken bir husus da yahudilerin göçte iki farklı yolu kullanmalarına rağmen sonuçta hepsinin Osmanlı topraklarında toplanmasıdır. Yukarıda da belirtildiği üzere bunlardan bazıları deniz yoluyla İtalya üzerinden direk gelirken, diğerleri Rusya üzerinden geldiler. Ama hepsi uğradıkları ülkelerden kovularak Osmanlı topraklarına toplanmaya zorlandılar.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Osmanlı Devleti'nin çöküş ve yıkılma süreci incelendiği zaman bu tespitlerimizin realiteden hiç de uzak olmadığı görülecektir. Çünkü Osmanlı Devleti, dış güçlerle yaptığı savaşlar yüzünden değil içerden yıpratılarak yıkılmıştır.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu görüşlerimizi doğrulayan önemli bir husus da Avrupa'nın kendi topraklarından kovduğu, kovarken üstlerindeki elbiselerine varıncaya kadar her şeylerini aldığı yahudilerle onların Osmanlı devletine girmelerinden sonra sıkı bir irtibat içine geçmesidir. Osmanlı'nın çöküş ve yıkılma döneminde yaşanan olaylar incelenirse içeride özellikle yahudilerin ve dönmelerin kışkırttığı olaylar yaşanırken başta İngiltere olmak üzere muhtelif Avrupa ülkelerinin bu olaylarda yahudilerle sıkı bir irtibat içinde oldukları görülür. &lt;/font&gt;
&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;&lt;b&gt;Osmanlı Döneminde yahudi Lobiciliği ve Osmanlı Devleti'nin İçten Yıpratılmasında yahudilerin Rolü&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;İspanya'dan göç eden yahudiler, Osmanlı Devleti bünyesinde lobi faaliyetlerini fazla vakit kaybetmeden başlatmışlardır. Onların ilk lobi faaliyetlerinde öne çıkan isimlerden biri 1520'de Portekiz'de dünyaya gelen 1553'te de İstanbul'a göç eden Yasef (Joseph) Nassi'dir. Bu kişi İstanbul'a gelir gelmez devlet yetkililerine yanaşma çabalarını başlattı. Bu çabalarında Şehzade Selim'in (Sarı Selim olarak da bilinen II. Selim'in) karısı ve III. Murad'ın annesi olan yahudi asıllı Nurbanu Sultan'dan yararlandı. Onun sayesinde o zamanki Padişah Kanuni Sultan Süleyman'la da tanışmayı başaran Nassi yahudi azınlıkla devlet yönetimi arasında bir köprü oluşturdu. Nassi zaman içinde Kanuni Sultan Süleyman'la arasındaki bağı o kadar kuvvetlendirdi ki Kanuni onu özel müşavir tayin etti. Böylece ona şehzadelerle doğrudan ilgilenen &amp;quot;müteferrika&amp;quot; unvanı verildi. Yasef'in kardeşi Samuel Nassi de Kanuni'den özel aylık alan elemanlar arasına seçildi. (1) Böylece yahudiler saltanat sarayıyla irtibat kurmuş oldular. İşte bu irtibatlarını bazı seçkin yahudileri önemli konumlara getirmek için değerlendirdiler.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Yasef Nassi'nin Osmanlı Sarayı'yla bu kadar sıkı bir münasebet içine girmesinden sonra yürüttüğü bazı faaliyetler dikkatimizi çekiyor: Nassi, Avrupa devletleriyle Osmanlı Sarayı arasında bir köprü görevi görmeye başladı. Bu kişi özellikle İspanya kralı II. Philip ile Osmanlı Sarayı arasında arabuluculuk görevi görmesiyle ün kazanmıştı. (2) Bu, yahudilerin Osmanlı devletinin içerden yıpratılması için gönderilmiş olması kanaatini destekleyen bir durumdur. yahudileri İspanya topraklarından sürgün eden İspanya krallığının Osmanlı topraklarına yerleşen yahudileri Osmanlı Sarayı'yla irtibat için değerlendirmeleri bu açıdan son derece düşündürücüdür. Nassi, sadece İspanya krallığıyla irtibat kurmakla yetinmiyor diğer Avrupa ülkeleriyle Osmanlı Sarayı arasında köprü görevi görmeye de çalışıyordu. Hatta Venedik yönetimiyle Osmanlı Sarayı arasında aracılık etmesinden dolayı Venedik yönetiminden rüşvet aldığı tarihi kayıtlara geçmiştir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu dönemde Osmanlı Devleti güçlü olduğundan yahudilerin Osmanlı Sarayı'yla Avrupa ülkeleri arasında irtibat kurmaları Osmanlı Devleti'ne bir zarar vermiyor belki yarar sağlıyordu. Ama zaman içinde Osmanlı Devleti'nin içine iyice sızınca artık devleti içten çürütmeye, yıkıma doğru sürüklemeye başladılar. Bunda da Osmanlı yönetiminin onların geçmişlerini iyi tahlil edememesinin ve onları Avrupa karşısında kullanmanın Osmanlı devletine sağlayacağı yararlara öncelik vermelerinin büyük rolü olmuştur. &lt;/font&gt;
&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;&lt;b&gt;Osmanlı Devleti'nde İlk yahudi Lobisi Nassiler&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Sözünü ettiğimiz Yasef Nassi, Osmanlı Sarayı'yla bu kadar yakın irtibata geçince devlet yönetimi üzerinde etkinliği olan bir yahudi lobisi oluşturdu. İşte bu lobi yani Nassiler, Osmanlı Devleti'nde kurulmuş ilk yahudi lobisidir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Yasef (Yusuf) Nassi aynı zamanda dünyanın değişik yörelerine dağılmış durumdaki yahudileri Filistin topraklarına toplama fikrini taşıyordu. Bu yüzden o, siyonizmin Teodor Hertzl'den önceki asıl fikir babası olarak bilinmektedir. Bu idealini gerçekleştirmek için de Kanuni Sultan Süleyman'la iyi ilişkilerinden yararlanarak kendisine Filistin'in Taberiye gölü çevresinde bir miktar arazi verilmesini sağladı. Bu toprak parçasını alınca bölgede büyük bir yahudi yerleşim merkezi kurma çabaları içine girdi ve yahudileri oraya göç etmeye çağırdı. O orada kuracağı yahudi yerleşim merkezine Sultan tarafından muhtariyet verileceğini umuyordu. Ancak idealini gerçekleştiremedi. (3) &lt;/font&gt;
&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;&lt;b&gt;Osmanlı Devleti'nin Çöküşe Geçmesi ve Bunda yahudi Lobicilerin Rolü&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Osmanlı devletinin kendilerine sağlamış olduğu imkanlardan yararlanarak kısa zamanda büyük bir güce sahip olan yahudiler Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasında önemli rol oynamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasında büyük fonksiyon icra etmiş olan İttihad ve Terakki Cemiyeti 'ni kuranlar ve Jöntürkler (Genç Osmanlılar) hareketini başlatanlar arasında çok sayıda yahudi vardı. Şimdi yahudilerin, Osmanlı Devleti'nin yıpratılmasında ve yıkılmasında ne gibi roller oynadığının daha iyi anlaşılması için bazı ayrıntılı bilgiler vermek istiyoruz.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Osmanlı Devleti'nde çöküş döneminin belirgin bir şekilde başlaması 2 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen Tanzimat Fermanı'yla olmuştur. Bu ferman Sultan Abdülmecid döneminde ilan edilmiştir. Bu fermanın ilanı ise Hariciye Nazırı (Dışişleri bakanı) Mustafa Reşit Paşa'nın çabalarıyla gerçekleşmiştir. Mustafa Reşit Paşa'yı böyle bir ferman yayınlamaya iten en önemli unsur ise Batılılaşma ve ümmet kimliğinden millet (kavim) kimliğine geçme fikridir. Batılılaşma ve ümmet kimliğinden millet (kavim) kimliğine geçme fikrinin alt yapısını hazırlayanlar ise Osmanlı topraklarına yerleşen yahudilerdir. Mustafa Reşit Paşa, Tanzimat Fermanı'nı hazırlarken İngiltere'yle sıkı temas içindeydi. İngiltere, böyle bir fermanın yayınlanmasından memnun olduğundan yine kendisiyle temas halindeki Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Osmanlı yönetimiyle uzlaşmasını sağlamıştır. (4) Bu ferman, yahudilerin o zamana kadar giremedikleri önemli bazı okullara girmelerini sağladı. Örneğin Tıbbiye Mektebi'ne (Tıp Fakültesi'ne) o zamana kadar giremeyen yahudiler bu fermanın yayınlanmasından sonra girmeye başladılar. Hatta yahudi hahambaşının müracaatı ile Sultan Abdülmecid yahudilere özel olarak: &amp;quot;yahudiler, dinleri üzere Tıphane'de yiyecekler, içecekler ve diledikleri gibi ayin ve ibadet yapacaklar&amp;quot; diye ferman yayınladı. (5) İlginçtir ki bu okula yahudilerin girmesinden sonra burası Osmanlı Devleti'nin altını oyan İttihad ve Terakki Cemiyeti, Jöntürkler gibi hareketlerin beşiği olmuştur.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Osmanlı Devleti'nin içten yıpratılmasında en büyük rol oynayan teşkilatların başında Jöntürkler (Genç Osmanlılar) Hareketi gelmektedir. Bu hareket, yahudilerin Tıbbiye'ye (Tıp Fakültesi'ne) girme hakkı elde etmelerinden sonra 1865'te Tıbbiye'de doğdu. Tıbbiye'de Jöntürklerin ortaya çıkışını ve güçlenmesini kendisi de bir Jöntürk olan eski İstanbul belediye reisi Cemal Topuzlu şöyle anlatıyor: &amp;quot;Son sınıf talebeleri koğuşlarda yatmazlar, dörder, beşer yataklı odalarda bulunurlardı... Geceleri arkadaşlar bir araya gelince Padişah aleyhinde ihtilale davet eden birtakım yazılar yazar, şapirgrafla (bir baskı aleti) basar, bunları gizlice sınıftaki diğer arkadaşlara hatta harice bile dağıtırdık... Jöntürklük Hareketi orada (yani Tıbbiye'de) doğmuştu.&amp;quot; (6) Yine Cemal Topuzlu, Jöntürkler Hareketi'nin İstanbul'daki merkezinin Beyoğlu'nda olduğunu belirttikten sonra: &amp;quot;Bu merkeze devam edenler arasında benden başka Türk ve Müslüman yoktu&amp;quot; diyor. (7) Bu bilgi söz konusu hareketi tümüyle yahudi, ermeni gibi gayri müslimlerin ve yine yahudi kökenli olan dönmeler'in kurduğu hakkındaki diğer tarihi bilgileri doğrulamaktadır.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu hareketi başlatanların arasında çok sayıda yahudi bulunmaktaydı. Bunların ünlülerinden birisi Nissim Russo adlı yahudidir. Yine aşağıda sözünü edeceğimiz Emanuel Karaso da bu harekete öncülük eden yahudilerden biridir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Jöntürkler Hareketi'ni Avrupa'daki mason locaları da kucakladı ve desteklediler. Bu hareketin ileri gelenlerinden Kazım Nami şöyle diyor: &amp;quot;Hiçbir sahada birleşememiş, daima çekişmiş, didişmiş olan bizdeki muhtelif ırk, milliyet ve dinler, masonluk çatısı altında tam anlaşma halinde idiler.&amp;quot; (8)&lt;br&gt;&lt;br&gt;Osmanlı Devleti'nin altını oyan akımlardan biri de İttihat ve Terakki Cemiyeti'dir. Bu cemiyeti de aslında Jöntürkler Hareketi doğurmuştur. Bu cemiyetin de temeli 1889 tarihinde Tıbbiye'de (Tıp Fakültesi'nde) atılmıştır. Ancak bu cemiyetlerin ortaya çıkışında önemli rol oynayanlar yahudiliklerini açığa vuran kesimden değil kendilerine &amp;quot;dönmeler&amp;quot; denen ve yahudiliklerini gizleyen kesimden idiler. Bu cemiyetin Selanik temsilciliğini yapan Talat Paşa bir masondu ve Selanik'teki mason locasına üyeydi. (9)&lt;br&gt;&lt;br&gt;Gerek Jöntürk Hareketi'nin ve gerekse İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ortaya çıkmasında ve yayılmasında önemli rol oynayanlardan biri yahudi Emanuel Karaso'dur. Emanuel Karaso aynı zamanda Makedonya Rizorta Locası adlı mason locasının üstad-ı azamıydı. (10) Bu locanın merkezi, o zaman nüfusunun yarıya yakın bir kısmı (180 bin kişiden 80 bin kişi) yahudi olan Selanik'teydi ve İtalya'daki mason localarına bağlıydı. Karaso, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli işlerinde paravan ve kurye görevi görüyordu. Yani gizli işlere perde oluyor, onların üstünü örtmekte kendi kişisel ilişkilerinden yararlanıyor, bunun yanı sıra Osmanlı Devleti içinde yaşanan gelişmeleri Avrupa ülkelerine ve Avrupa'daki mason localarına bildiriyordu. Emanuel Karaso, sonraki dönemlerde 1908, 1912 ve 1914 yıllarında gerçekleştirilen seçimlerde üç kez ard arda milletvekili seçilmiştir. Bu seçimlerde önce Selanik'ten sonra da İstanbul'dan milletvekili oldu. Karaso, savaş esnasında da kendini iaşe müfettişliğine seçtirmeyi başardı. Bu görevini yürütürken değişik hilelerle çok büyük servetler edindi. Savaş iaşe müfettişi olduğu halde Libya'nın İtalyanlar tarafından işgal edilmesine yardımcı oldu. Bu yardımının ortaya çıkması üzerine Osmanlı topraklarından kaçma ihtiyacı duydu. Bu yüzden 1919 yılında gayri meşru yollarla edindiği servetle birlikte İtalya'ya göç etti ve çok zengin bir İtalyan vatandaşı olarak ömrünün kalan kısmını o ülkede geçirdi. Emanuel Karaso aynı zamanda çok katı bir siyonistti ve siyonizmin Osmanlı topraklarındaki en üst düzey temsilcisiydi. O aynı zamanda katı bir Türk düşmanıydı. Siyonizmin fikir babası Teodor Hertzl'le birçok kez bir araya gelmiştir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde öne çıkan tek yahudi Emanuel Karaso değildi tabii ki. Nissim Masliyah, Alber Ferid Aseo, Alber Fuaa, Rafael Benuziya ve Avram Galanti isimli yahudiler de bu cemiyetin militan kadroları arasında yer almaktaydılar. Bunlardan Nissim Masliyah aynı zamanda Jöntürkler hareketini başlatanlardan ve bu hareketin faal elemanlarındandı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Masonlukla ittihatçılık o kadar iç içe girmişti ki mason localarına girenler aynı zamanda İttihad ve Terakki Cemiyeti'ne de üye kabul edilmişlerdir. (11) Özellikle Selanik'teki mason localarının üyelerinin çoğunluğunu yahudiler veya yahudi kökenli dönmeler oluşturuyordu. Jöntürkler aynı zamanda Selanik'teki mason localarını gizli görüşmeleri için kullanıyorlardı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Şair Eşref gerek Jöntürkler'e gerekse İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yahudi kökenlilerin hakimiyetini dile getirmek için çok anlamlı bir dörtlük söylemiştir. Bu dörtlüğünde şöyle diyor:&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;/font&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;i&gt;&amp;quot;Avdetiler ile hükümetimiz,&lt;br&gt;Benzedi devlet-i Yehuda'ya,&lt;br&gt;Bab-ı fetvayı da çıfıtlık edip&lt;br&gt;Verdiler en-nihaye Musa'ya&amp;quot;&lt;/i&gt; (12)&lt;br&gt;&lt;br&gt;Açıklaması:&lt;br&gt;&lt;br&gt;&amp;quot;Hükümetimiz dönmeler yüzünden, adeta Yehuda devletine dönüştü.&lt;br&gt;Fetva makamını da yahudilerin kontrolüne sokup, sonunda Musa'ya verdiler.&amp;quot;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Osmanlı devletinin çökertilmesinde önemli rol oynayan I. ve II. Meşrutiyet ilanları da yukarıda sözünü ettiğimiz iki teşkilat tarafından gerçekleştirildiğinden bu olaylarda da yahudilerin ve masonların önemli rol oynadıklarını söylemek mümkündür.&lt;br&gt;&lt;br&gt;yahudiler sadece sözünü ettiğimiz iki cemiyette rol oynamakla kalmamış Osmanlı Devleti'ne zarar veren bütün fitne organlarının oluşmasında ve yayılmasında etkili olmuşlardır. Örneğin Yunanistan ve Bulgaristan'ın henüz Osmanlı sınırları içinde olduğu sırada ortaya çıkan Yunan ve Bulgar komünist partilerine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Komünist cereyanların ortaya çıkardığı Selanik İşçi Federasyonu içinde de yahudiler önemli bir güce sahiptiler. &lt;/font&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2584224749880000874&amp;page=RSS%3a+T%c3%9cRK%c4%b0YE'de+yahudi+LOB%c4%b0C%c4%b0L%c4%b0%c4%9e%c4%b0-2&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=gulcangoktas.spaces.live.com&amp;amp;GT1=gulcangoktas"&gt;</description><comments>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!666.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!666.entry</guid><pubDate>Sun, 01 Jun 2008 14:10:57 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://gulcangoktas.spaces.live.com/blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!666/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!666.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2008-06-01T14:19:10Z</dcterms:modified></item><item><title>TÜRKİYE'de yahudi LOBİCİLİĞİ-4</title><link>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!664.entry</link><description>  
&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;&lt;b&gt;Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluşu Döneminde yahudi Lobiciliği&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;yahudiler, Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde de yoğun bir şekilde lobi faaliyetleri yürütmüşlerdir. Bu lobi faaliyetlerinin etkisini öncelikle eğitim çalışmalarında görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal'in ilk eğitimini yahudi dönmesi bir kişinin okulunda almasında da belki onların eğitime bu derece ağırlık vermelerinin etkisi olabilir. Mustafa Kemal, ilk eğitimini yahudi dönmelerinden (sabetaycılardan) olan Şemsi Efendi'nin kurduğu okulda almıştır. Şemsi Efendi'nin asıl adı ise Şimon Zwi'ydi.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Mustafa Kemal, yahudilerin nüfusun önemli bir kesimini oluşturdukları ve oldukça yoğun bir faaliyet içinde oldukları Selanik şehrinde 1881 yılında dünyaya gelmişti. Onun, Nutuk adlı kitapta anlattığına göre çocukluk yıllarında annesiyle babası arasında nerede okutulacağı konusunda tartışma çıkar. Annesi onu mahalle mektebine göndermek isterken babası modern sistemle eğitim veren Şemsi Efendi Mektebi'ne göndermek ister. Sonuçta babasının isteği kabul edilir ve Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Mektebi'ne gönderilir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;İşte bu Şemsi Efendi'nin kim olduğunu kendisi de bir dönme olan Ilgaz Zorlu'nun &amp;quot;Evet Ben Selanikliyim&amp;quot; adlı kitabından öğrenelim: Şemsi Efendi, 1852'de aslen sabetaycı (yahudi dönmesi) olan bir ailenin ferdi olarak doğdu. Yaşadığı dönemin en büyük sabetaycı kabalistlerindendi.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Kabalist, yahudilerin önemli dini kaynaklarından olan Kabbala'yı yorumlayabilen, tefsir edebilen kişilere denmektedir. Bir ara Feyziye Mektebi'nde yahudi dönmelerin çocuklarına Akaid-i Diniye (yani sabetaycı akımın inanç esaslarını) öğretti. dönmelerin iki ayrı grubu durumundaki Karakaş ve Kapancı kollarını birleştirmek için yoğun çaba sarf etti ama buna muvaffak olamadan öldü. (20)&lt;br&gt;&lt;br&gt;yahudi lobicilerin cumhuriyetin kuruluşu merhalesinde hemen sahneye çıktıklarını görüyoruz. Öyle ki yahudiler, daha cumhuriyetin kuruluş aşamasından önce gerçekleştirilen Lozan görüşmelerine doğrudan müdahale edebilmek için görüşmelerin yapıldığı şehre kadar gidip Türk tarafını temsil edenlerle irtibat kurmaya çalışmışlardır. Lozan görüşmelerine katılanlardan olan Dr. Rıza Nur, &amp;quot;Hayat ve Hatıratım&amp;quot; adlı eserinde onların müdahalelerinden şöyle söz ediyor: &amp;quot;Bir müddettir İstanbul eski hahambaşı Naum (Haim Naum) bizim otelde (Lozan görüşmeleri esnasında kaldıkları otelde) görülmeğe başladı. Baktım bir gün İsmet'le (İsmet İnönü'yle) görüşüyor. Ne yapmış, kimi vasıta yapmış bilmem. İsmet'e yanaşmış. Yaman yahudi!.. Artık İsmet'ten ayrılmıyor. Yemek zamanını biliyor ya, asansörün yanında bekliyor (yemek zamanını bildiği için tam o vakitte asansörün yanında bekliyor). Derhal İsmet'in koltuğuna giriyor, belinden yakalıyor. O da onun. İsmet'i lüzumu yokken holde dolaştırıyor. Sonra yemek salonunda, İsmet'le şakalaşıyor, gülüyor. Anlaşılıyor ki, herkese: &amp;quot;İsmet benim samimi, teklifsiz arkadaşımdır.&amp;quot; diye göstermek istiyor ve gösteriyor. Nihayet bütün yahudi sırnaşıklığı (yapışkanlığı) ile yanaştı. İsmet'in yakasını bırakmıyor. Şimdi odasından da çıkmıyor. İsmet bunu müşavir tayin etti. Yevmiye vermeye de başlamış. Bana da söylemiyor. Heyet-i murahhasa çiftliktir, kullanıyor (görüşme heyetini, bu heyet için tahsis edilen parayı adeta kendi çiftliği gibi kullanıyor.) Ne diye kandırdı bilmem, bu sadedil (saf, kolay aldanabilen) İsmet, yahudinin dolabına girdi. Derken hahambaşını soframıza da aldı. Bu vakte kadar sesimi çıkarmamıştım.&lt;br&gt;&lt;br&gt;İsmet'e dedim ki: &amp;quot;Bu yahudi de başımıza nereden çıktı? Senin böyle bir yahudi ile laubali görüşmen haysiyetini ve Türk milletinin, heyetinin haysiyetini kırar. Bu kadar yüz verme! Hiç olmazsa herkesin içinde yüz verme!&amp;quot; Bana kızdı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Herif derken azdıkça azdı. Heyetten şuna buna herkesin içinde kumanda ediyor. Benim önüme geçip önümde yürüyor. İhtimal İsmet benim sözlerimi ona söyledi. Fakat ben durur muyum? Zaten yahudileri hiç sevmem. Hahama önüme geçtiği vakit hakaret ettim ve kolundan tutup arkama çektim. &amp;quot;Bir daha burada yürü!&amp;quot; dedim....&lt;br&gt;&lt;br&gt;İsmet'e tekrar dedim: &amp;quot;Bu bir yahudidir. yahudiler çok adi şeylerdir. Bunun kim bilir ne fena işleri vardır? Bundan bir hayır bekleme! Onun tanıdığı muhit yahudi sarraf âlemidir...&lt;br&gt;&lt;br&gt;Hahambaşı İsmet'e bütün İngiliz ve Fransız ricalini tanıdığını, hepsi ahbabı olduğunu, işleri istediği gibi yaptıracağını söylüyormuş. Tabii İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelerine de İsmet'in avucunda olduğunu söylüyordu... Lozan muhitinde dolaşıyor, herkese: &amp;quot;İsmet teklifsiz ahbabımdır, sözümden dışarı çıkmaz.&amp;quot; diyormuş..&amp;quot; (21)&lt;br&gt;&lt;br&gt;Lozan görüşmelerine katılan Türk heyetinin başında İsmet Paşa (sonraki adıyla İsmet İnönü) bulunuyordu. Bu heyetin içinde yer alan Dr. Rıza Nur'un hatıralarında geçen ve yukarıda verdiğimiz ifadeler yahudilerin cumhuriyetin kuruluşu aşamasında ne gibi lobi faaliyetleri yürüttüklerini, ne tür dolaplar çevirdiklerini anlamak için çok önemli ipuçları içermektedir. Onlar Lozan görüşmeleri esnasında çevirdikleri bu dolapları sonraki dönemlerde de çevirmekten geri kalmamışlardır. Bu dolapları çevirirken de özellikle kendilerinin zamanın güçlü devletlerinin yöneticileriyle olan irtibatlarını, bağlarını kullanıyorlardı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Hahambaşı Haim Naum'un Lozan görüşmeleri esnasında yürüttüğü lobi faaliyetleri bu kadardan ibaret değildi. İngilizlerin dayatmalarının Türk heyetine kabul ettirilmesinde onun önemli rolü olduğu çeşitli tarihi kaynaklarda yer alan bilgilerden anlaşılıyor.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Bunun da ötesinde hilafetin kaldırılması Türk tarafına Lozan görüşmeleri esnasında kabul ettirilmişti ve bunda da Haim Naum'un önemli rolü olmuştu.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Şimdi bu konudaki bilgileri gözden geçirelim:&lt;br&gt;&lt;br&gt;Lozan görüşmeleri esnasında Türkiye'de başvekil (başbakan) olan Rauf Orbay'ın belirttiğine göre hahambaşı Haim Naum İngilizler adına İsmet Paşa ile görüşmüş ve gizli pazarlıklarla halifeliğin kaldırılmasını kabul ettirmişti. Rauf Orbay bu konuyla ilgili olarak Feridun Kandemir'e şunları söylemişti: &amp;quot;İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan'da İngilizlerle bir çeşit gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul yahudi Hahambaşı Haim Naum Efendi'nin telkinleriyle, hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye'de devamına müsaade edilmeyip derhal kaldırılması fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu.&amp;quot; (22)&lt;br&gt;&lt;br&gt;Tanınmış İslamcı yazar Necip Fazıl Kısakürek de halifeliğin kaldırılması fikrinin bu gizli görüşmelerde kesinleştiğini ve olayın kahramanının söz konusu yahudi Hahambaşı Haim Naum olduğunu belirtmektedir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Oysa Lozan görüşmelerinin yapıldığı günlerde Mustafa Kemal, Anadolu'da yaptığı konuşmalarda hilafet müessesesinin korunacağını söylüyordu. Mustafa Kemal işte bu günlerde Ankara'daki Meclis-i Mebusan'da (Mebuslar Meclisi'nde) yaptığı konuşmada şunları söylüyordu:&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;i&gt;&lt;u&gt;&amp;quot;Türkiye'nin vazifesi makam-ı hilafeti kurtarmaktır. Bu bizim için bir davayı mahsustur (özel davadır). Bunu makam-ı hilafet olarak nihayetine kadar göstermek ve onun kurtarılmasına çalışmak bizim için hayırlı bir davadır. Bizim için bu dava Âlem-i İslam nazarında fevkalade takviye eden bir meseledir. Bunu sarsmak doğru değildir.&amp;quot; &lt;/u&gt;&lt;/i&gt;(23 &lt;/font&gt;
&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;&lt;b&gt;Cumhuriyet Döneminde yahudi Lobiciliği&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Önceleri Selanik'i kendilerine çalışma merkezi edinen yahudilerin ve onların kimliklerini gizleyen kanatları durumundaki dönmelerin önemli bir kısmı Cumhuriyet'in kurulmasından sonra Türkiye'ye özellikle de İstanbul'a taşınma yolunu seçtiler. Bu göç ise 1924'te gerçekleştirilen Ahali Mübadelesi işlemiyle oldu.&lt;br&gt;&lt;br&gt;yahudiler lobi faaliyetlerini Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu tamamlamasından sonra da yoğun bir şekilde sürdürdüler. Bu faaliyetlerde öne çıkan isimlerden biri Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden olan Munis Tekinalp idi. Tekinalp, dönmeler yani sabetaycılar kesimine mensup bir ailedendi ve asıl adı Mois Kohen'di. Kohen'ler, dönmeler içinde tanınmış bir ailedir. İşte Mois Kohen de bu aileye mensuptu. Belirttiğimiz üzere bu kişi Türk milliyetçiliği ideolojisinin fikir babalarından olduğundan dolayı Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ideolojisi üzerinde de önemli tesiri vardı. Çünkü kurulan yeni cumhuriyet bir milli devlet niteliği taşıyordu ve milliyetçiliği de resmi ideoloji olarak benimsemişti. Mois Kohen aynı zamanda Mustafa Kemal'in özel doktorlarındandı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu dönemde öne çıkan yahudi lobicilerinden biri de yine Mustafa Kemal'in özel doktorlarından olan Abravaya Marmaralı'ydı. Bu kişi aynı zamanda Meclisi Mebusan'a milletvekili olarak girmişti. Öne çıkan bir diğer yahudi lobici de yedinci dönem milletvekillerinden Avram Galanti'ydi. Avram Galanti Osmanlı döneminde de İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin aktif ve ileri gelen elemanlarından biriydi.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Türkiye Cumhuriyeti ilk dönemlerinde yahudilerin Avrupa'daki nüfuzlarından yararlanmak istedi. Bu amaçla Türkiye'deki yahudilerin ileri gelenlerine ve özellikle de Osmanlı devletinin parçalanmasını hızlandıran hareketlerde rol almış olanlara çeşitli yetkiler verdi. Cumhuriyet yönetimi yahudilerden ithalat, ihracat alanlarında ve dışarıdan borç bulma konusunda da yararlanmak istedi.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Cumhuriyet yönetimi bazı yahudilerin ekonomik alanda ilerlemelerine ve bu alanda önemli birtakım pazarları kapmalarına da fırsat tanıdı. Ayrıca siyasi ve sosyal alandaki bazı reformlar ekonomik alanda atak yapmaya çalışan bazı yahudilerin işlerini kolaylaştırdı. Örneğin önceleri İstanbul'un Mahmutpaşa semtinde ve Kapalı Çarşı'sında tezgahtarlık yapan Vitali Hakko, Şapka Kanunu sayesinde büyük kazançlar elde etmiş ve bugün tekstil ve konfeksiyon sanayii alanında bir dev haline gelmiştir. Çünkü Şapka Kanunu çıkarılınca Vitali Hakko, 'Has Şapka' markalı bir şapkayı piyasaya sürdü. Şapka Kanunu'na göre erkeklerin şapka giymeleri zorunlu kılındığından Vitali Hakko'nun Has Şapka'sı da büyük satışlar gerçekleştirdi ve bu sayede o büyük kazançlar elde edebildi.&lt;br&gt;&lt;br&gt;yahudiler, cumhuriyetin kuruluşu aşamasında ve ilk yıllarında yürüttükleri lobi faaliyetleriyle önemli köşebaşlarını tutmayı başardılar. Bu köşebaşlarını tutmaları onların sonraki dönemlerdeki lobi faaliyetlerini kolaylaştırdı. Tabii bu arada Avrupa ülkeleri nezdinde elde etmiş oldukları siyasi kazançlarını ve elde ettikleri statüleri de Türkiye'deki konumlarını sağlamlaştırmak için çok iyi değerlendirmişlerdir. Bu çalışmaları onların ekonomik alandaki güçlerini artırmalarına da imkan sağlamıştır.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Örneğin 1954 yılında Galata'da yahudi işadamları Üzeyir Garih ile İshak Alaton'un beş bin lira sermaye ile kurdukları Alarko Holding'in bugünkü gücüne ulaşmasında, 1958'de dönemin başbakanı Adnan Menderes'in kendilerine Ankara'da kurulacak olan bir para matbaasının havalandırma tertibatının ihalesini vermesinin önemli rolü olduğunu kimse inkar edemez. Elektirifikasyon ve elektrik malzemelerinin satışı ile piyasaya giren yahudi Burla Biraderler'in de gerek devletten aldıkları ihalelerle ve gerekse Türk işadamlarıyla yürüttükleri ortak çalışmalarla kısa zamanda büyük güce ulaştıkları ortada. Bunlar sadece birer örnek. Bunların dışında daha pek çok örnek sıralamak mümkündür.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Cumhuriyet döneminde yahudiliklerini açığa vuranlar daha çok ekonomik alana ağırlık vermiş, dönmeler ise sadece bu alana ağırlık vermekle kalmamış zaman zaman siyasete de girmiş ve muhtelif devlet kademelerinden görevler almışlardır. Bu duruma dayanılarak yahudilerin devlet kademelerinde görev almadıkları kanaatinin hâkim kılınmasına çalışılmıştır. Oysa &amp;quot;dönmeler&amp;quot; diye bilinen akıma mensup olanlar da aynı amaca hizmet etmişlerdir. Bu vesileyle cumhuriyet döneminde devlet kademelerinde görev alan dönmelerden bazılarından söz etmekte yarar görüyoruz:&lt;br&gt;&lt;br&gt;Süleyman Kani İrtem: İstanbul eski valisi&lt;br&gt;&lt;br&gt;Muvaffak Benderli: İstanbul eski baro başkanı&lt;br&gt;&lt;br&gt;Ahmet İsvan: İstanbul eski belediye başkanı&lt;br&gt;&lt;br&gt;Ali Kenan Gökart: Emekli büyükelçi&lt;br&gt;&lt;br&gt;Cavit Yenicioğlu: Emekli general&lt;br&gt;&lt;br&gt;İsmail Toker: Emekli Amiral&lt;br&gt;&lt;br&gt;Coşkun Kırca: Eski dışişleri bakanlarından, emekli büyükelçi ve yazar Kırca kalp krizi neticesinde ölmüştür.&lt;br&gt;&lt;br&gt;İsmail Cem İpekçi: Eski TRT genel müdürü. Dışişleri eski bakanı. İsmail Cem İpekçi'nin 1974'te TRT genel müdürlüğüne getirilmesi özel bir kanunla sağlanmıştır. 2007'de öldü.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bunlar sadece öne çıkan birkaç isim. Bunların dışında da dönme kökenli birçok kişi değişik devlet kademelerinde görev almıştır. &lt;/font&gt;
&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;&lt;b&gt;Yazı ve Fikir Alanında dönmeler&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Cumhuriyet döneminde dönmeler yazı ve fikir alanında da öne çıkmaya çalışmışlardır. Bu alanda öne çıkan isimlerden biri daha önce adından söz ettiğimiz Munis Tekinalp'ti. Bu kişi aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden ve fikir babalarından biri olarak bilinir. Diğer bazıları da şunlardır:&lt;br&gt;&lt;br&gt;Ahmet Emin Yalman: dönmeler'in yazı ve fikir alanındaki önemli elemanlarındandı. Milletlerarası Basın Enstitüsü'nün Yönetim Kurulu üyeliğini yaptı. Bir dönemin etkili gazetelerinden olan Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarıydı. Yalman yazılarında dönmeler'i savunmasıyla ün kazanmıştı. Bu yüzden adı dönmeler'le özdeşleşmişti. Hicivleriyle ünlü Neyzen Tevfik'in onun hakkında yazdığı şu dörtlük oldukça anlamlıdır:&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;/font&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;i&gt;&amp;quot;Şu bizim dönme dolap Ahmet Emin,&lt;br&gt;Milletin din ü imanına çatmadadır.&lt;br&gt;Ağrımaz başım etsem de yemin&lt;br&gt;Vatanı on kuruşa satmadadır&amp;quot;&lt;/i&gt; (24)&lt;br&gt;&lt;br&gt;Cumhuriyet döneminin öne çıkan yazarlarından bayan Halide Edip Adıvar da dönmeler'dendi. Halide Edip Adıvar özellikle Cumhuriyet ideolojisinin fikri yönden oturtulması ve topluma mal edilmesi için hikaye, roman ve hatıra türü kitaplar yazmasıyla ün kazanmıştı. Halide Edip Adıvar'ın kendisi gibi yazar olan eşi Ahmet Adnan Adıvar da dönme kökenliydi.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Yine tanınmış yazarlardan olan Abdi İpekçi de Selanik göçmeni dönmeler'dendi. 1964'te Ahmet Emin Yalman'dan Uluslararası Basın Enstitüsü Yönetim Kurulu üyeliğini devralan Abdi İpekçi, Milliyet gazetesinde uzun yıllar köşe yazarlığı yaptı. Abdi İpekçi, Papa II. Jean Paul'e suikast girişiminde bulunmasıyla ün kazanan Mehmet Ali Ağca'nın gerçekleştirdiği cinayetle öldürülmüştür.&lt;br&gt;&lt;br&gt;&amp;quot;İzmir'de düşmana ilk kurşunu atan kişi&amp;quot; olduğu yalanıyla tarihe geçen gazeteci Hasan Tahsin de dönme kökenliydi.&lt;br&gt;&lt;br&gt;dönme kökenli tanınmış yazarlardan biri de Zekeriya Sertel'dir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;TRT'de yöneticilik yapan Emin Galip Sandalcı da medyanın dönme kökenli elemanlarındandı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Yine Batı yanlısı görüşleri toplumda yayma yönünde çaba sarf etmesiyle ün kazanan Ahmet Ağaoğlu da dönme kökenli yazarlardandı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Milliyet gazetesinde Dış Politika üzerine makaleler yazan Sami Kohen de dönme kökenlidir. Bu kişi Amerika'da da Sam Kohen adıyla yazı yazmaktadır.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bunlar yahudi ve dönme kökenli gazeteci ve yazarların Türkiye çapında ün kazanmış olanlarından bazıları. Ancak hepsi bu kadar değil tabii ki. yahudi ve dönme kökenli yazarların ve fikir adamlarının çalışmaları iyi tahlil edilirse özellikle Cumhuriyet döneminin ideolojik ve fikirsel alt yapısının oluşturulmasında ve bunun topluma kabul ettirilmesi çalışmalarında önemli rol üstlendikleri görülür.&lt;br&gt;&lt;br&gt;dönmeler sadece yazı yazmakla ve fikir üretmekle yetinmemiş, medyada patron olarak etkin olmaya da çalışmışlardır. Bu amaçla muhtelif yayın organları çıkarmışlardır. Günümüzde de başta Türkiye'nin en çok satan gazeteleri arasında yer alan Sabah gazetesi olmak üzere birçok yayın organı çıkaran ve atv adlı bir televizyon kuruluşu bulunan önemli bir medya holdinginin sahibi durumundaki Dinç Bilgin &amp;quot;dönme&amp;quot; kökenli medya patronlarından biridir. &lt;/font&gt;
&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;&lt;b&gt;Eğitim Alanında dönmeler&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;&amp;quot;dönmeler&amp;quot; adı verilen grup normalde yahudiliklerini gizleyen ve kendilerini Müslüman olarak lanse eden cemaat olmalarına rağmen gizli inançlarını koruyabilmek ve bu inançlarını yetişen nesillerine de aynen aktarabilmek için kendi eğitim kurumlarını kurmaya büyük özen göstermişlerdir.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;dönmeler'in eğitim alanındaki üstatlarından biri daha önce kendisinden söz ettiğimiz Selanikli Şemsi Efendi'dir. Şemsi Efendi, kendi imkanlarıyla Selanik'te ilkokul seviyesinde bir eğitim kurumu kurmuştu. Kendisi de bir dönme olan Ilgaz Zorlu'nun &amp;quot;Evet Ben Selanikliyim&amp;quot; adlı kitabında Şemsi Efendi ve okulu hakkında verdiği bazı bilgileri aktarmakta yarar görüyoruz: &amp;quot;Bu çabaların (yani sabetaycı neslin eğitimi için verilen çabaların) hiç kuşkusuz ki en önemlisini o yılların aslında bilgin bir Kabbalisti (Kabbala yorumcusu) ve din adamı olan Şemsi Efendi (Şimon Zwi) yapmaktaydı. Cemaat gençlerinin ne denli bir sorunla karşı karşıya kaldığını gören Şemsi Efendi, bir müddet sonra kendi düşüncelerini sabetaycı topluluk içinde duyurma çabasına girişti. Bu çaba bir anda o denli taraftar topladı ki insanlar adeta onun fikirlerine yapıştılar. Ancak kendisi tamamen kendi imkanları ile Selanik'te ilkokul seviyesinde bir kurumu da kurdu... Almış olduğu Batılı eğitimin etkisiyle bir süre sonra okulu Selanik'te önemli başarılar kazanmıştır...&amp;quot;(25)&lt;br&gt;&lt;br&gt;dönmeler Selanik'teki eğitim kurumlarının yanı sıra İstanbul ve İzmir'de de önemli eğitim kurumları kurmuşlardır. Bunların başta geleni ise İstanbul'daki Feyziye Mektebi idi. Feyziye Mektebi'nin de temeli aslında Selanik'te atılmıştır. İlk olarak 1885'te Selanik'te Feyzi Sıbyan adıyla bir okul kuruldu. Balkan Harbi sırasında ekonomik krize giren bu okulu, Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra iş başına gelen hükümette Maliye Bakanı görevini alan Cavit Bey'in yardımları kurtarmıştır. Bir Maliye bakanının bu okulu kurtaracak yardımları ise devletin hazinesinden yaptığı şüphe götürmeyecek bir gerçekti. (Bu Cavit Bey daha sonra Atatürk tarafından idam ettirilmiştir). İstanbul'daki Feyziye Mektebi bugün Işık Lisesi adıyla faaliyetini sürdürmektedir. Feyziye Mektebi'nin ve onun yerine geçen Işık Lisesi'nin asıl amacı dönmeler'in çocuklarının Müslümanların çocuklarına karışmalarını ve böylece gizli olarak sakladıkları sabetaycı (gizli yahudi) inançlarını korumalarını sağlamaktı. Ayrıca Işık Üniversitesi de bunlarındır.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bugün halen varlığını sürdüren Ulus Musevi Lisesi ise özellikle yahudilerin yani yahudiliklerini açığa vuran azınlığın çocuklarının okuduğu bir eğitim kurumudur.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=center&gt;&lt;b&gt;&lt;font size=3&gt;Ekonomik Alanda yahudiler ve dönmeler&lt;/font&gt;&lt;/b&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Türkiye yahudilerinin ve onların gizli kanatları durumundaki dönmeler'in en çok ağırlık verdikleri alan ekonomik alandır. Bu alanda hem yahudiliklerini açığa vuranlar hem de bu kimliklerini gizleyerek &amp;quot;dönmeler&amp;quot; kitlesi içinde yer alanlar etkin faaliyet içine girmişlerdir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde onlara bu sahada bazı kolaylıklar sağlandığını daha önce belirtmiştik.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Cumhuriyet döneminde ekonomik alanda önemli noktalara gelen yahudi ve dönme kökenlilerin bazıları şunlardır:&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;u&gt;Üzeyir Garih ve İshak Alaton: &lt;/u&gt;Alarko Holding'in ortakları. Her ikisi de yahudi kimliklerini açığa vuran kesimdendir. 1954'te küçük bir sermaye ile kurulan şirketleri Alarko Holding ise devletten aldığı ihalelerle bugün büyük bir dev firma haline gelmiştir. Garih - Alaton ikilisi aynı zamanda aşağıda sözünü edeceğimiz &amp;quot;500. Yıl Vakfı&amp;quot;nın kurucularındandır.&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;u&gt;Alarko Holding&lt;/u&gt;'in başkanı Üzeyir Garih'in otuzdan fazla vakıf ve derneğe üye olduğu bizzat kendisiyle yapılan bir röportajda dile getirilmişti. Bu vakıf ve derneklerin tümü Türkiye'deki yönetimi etkileme, Türkiye-israil ilişkilerini güçlendirme, Türkiye'deki yahudi azınlığın çıkarlarını koruma, Türkiye'den israil'e menfaat sağlama gibi muhtelif lobi faaliyetleri yürütmektedir. Garih, Panorama adlı bir ekonomi dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda, üyesi olduğu kuruluşlar yoluyla bir çıkar elde edip etmediği sorulunca şu cevabı vermişti: &amp;quot;Tabii üyesi olduğum kuruluşlardan çıkarım var. Dernek yoluyla sesimi son merciye kadar duyururum.&amp;quot; demişti. (26)&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;u&gt;Jak Kamhi: Profilo Holding'&lt;/u&gt;in yönetim kurulu başkanı. Profilo Holding, Türkiye'nin beyaz eşya (buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi vs. gibi ev aletleri) üreten en önemli sanayi kuruluşlarından biridir. Jak Kamhi aşağıda sözünü edeceğimiz 500. Yıl Vakfı'nın kurucu başkanıdır. Kamhi'nin aynı zamanda uluslararası siyonist teşkilat B'nai B'rith'e üye olduğu çeşitli kaynaklarda dile getirilmiştir.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Jak Kamhi, &lt;u&gt;İktisadi Kalkınma Vakfı&lt;/u&gt;'nın da başkanıdır. Onun bu kuruluş vasıtasıyla da önemli lobi faaliyetlerinde bulunduğu bilinmektedir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Haftalık 2000'e Doğru dergisi Kamhi'nin koruma görevlilerinin MOSSAD ajanı olduklarını iddia etmişti. Kamhi, Türkiye'deki yahudi lobiciliğinin başını çekenlerden biridir. O bu konuda bazı uluslararası oluşumlarla ve devlet yönetimleriyle olan irtibatını da çok iyi değerlendirmektedir.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Kendisine eski Fransa cumhurbaşkanı François Mitterand tarafından Legion d'Honneur (Onur Madalyası) ve &amp;quot;Chevalier (şövalye)&amp;quot;lik payesi verilmiştir. Kamhi, Marie Claire dergisine yaptığı açıklamada: &amp;quot;israil'e karşı bağlılığım var.&amp;quot; (27) ifadesini kullanmıştı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Haftalık 2000'e Doğru dergisinin 28 Haziran 1992 tarihli sayısında çıkan bir habere göre Jak Kamhi'nin sahibi olduğu &lt;u&gt;Profilo Holding, Genelkurmay başkanlığına yeni bir elektronik haberleşme sistemi satma teklifinde bulundu. Ancak daha sonra bu sistemin MOSSAD tarafından da dinlenmeye müsait olduğu ortaya çıkınca teklif reddedildi.&lt;/u&gt;&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Jak Kamhi'nin oğlu &lt;u&gt;Cefi Kamhi&lt;/u&gt; yahudi kimliklerini gizlemeyenlerin geleneklerini bozarak Meclis'e giren kişidir. Çünkü dönmeler Meclis'e girerek ve devlet kadrolarında görev alarak yönetimde söz sahibi olma yollarına giderken yahudi kimliklerini gizlemeyenler genellikle ekonomik alanda kalarak lobi faaliyetleri yürütmeyi tercih etmektedirler. Cefi Kamhi bu geleneği bozarak bir dönem &lt;u&gt;DYP &lt;/u&gt;listesinden parlamentoya girdi.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Jak Kamhi'nin kardeşinin MOSSAD ajanı olduğu International Herald Tribune gazetesinin 24 Mayıs 1993 tarihli sayısında iddia edilmiştir. Jak Kamhi hakkında 1983 yılında toplu kaçakçılık yapma suçundan dava açılmıştı. Bunun sebebi ise onun sahip olduğu Tüpko adlı şirketin Türkiye'ye kaçak yollarla televizyon tüpü sokmasıydı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Vitali Hakko: Vakko adlı konfeksiyon şirketinin sahibi Vitali Hakko, Şapka Kanunu sayesinde büyük primler yapmıştır. Önceleri İstanbul'un Mahmutpaşa semtinde ve Kapalı Çarşı'sında &lt;u&gt;tezgahtarlık &lt;/u&gt;yapan Vitali Hakko, şapka giyilmesini zorunlu kılan Şapka Kanunu çıktıktan sonra çıkardığı Has Şapka ile büyük gelirler elde etti. Vakko bugün Türkiye'nin en zengin konfeksiyon kuruluşları arasında yer almaktadır. Vakko'nun ürünlerini de daha çok zengin kesim giyebilmektedir. Çünkü lüks ve pahalı ürünler piyasaya sürdüğünden fakir ve orta tabakanın onun ürünlerini satın alması zor olmaktadır. (Şapka Kanunu ile zenginleşen bu firmanın şimdi de pahalı eşarplar ürettiği ve bizim zengin Müslümanların da bu eşarpları alıp hava attığı unutulmamalıdır! Çok yazık!...)&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;u&gt;Bezmenler Ailesi:&lt;/u&gt; Bu aile dönmeler kesimine mensuptur ve Türkiye'nin oldukça zengin ailelerinden biridir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;u&gt;Eczacıbaşı Ailesi: &lt;/u&gt;Bu aile de dönmeler'dendir. Türkiye'nin en büyük ilaç sanayi kuruluşu olan Eczacıbaşı İlaç Holding bu aileye aittir. Bu ailenin en tanınmış ismi ise Eczacıbaşı İlaç Holding'inin kurucularından olan Nejat Eczacıbaşı'dır. Nejat Eczacıbaşı da aşağıda sözünü edeceğimiz 500. Yıl Vakfı'nın kurucularındandır ve aynı zamanda uluslararası siyonist kuruluşlardan Bilderberg'in üyesidir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bunlar Türkiye'nin zengin tabakası içerisinde yer alan yahudi veya dönme kökenlilerin sadece bir kısmını oluşturuyor. Biz sözü fazla uzatmamak içen özellikle büyük sanayi kuruluşlarının sahibi olanlardan söz etmekle yetinmek istedik. Ancak bu kişilerin Türkiye yönetiminin üzerinde önemli bir etkinliklerinin olduğunun bilinmesinde yarar görüyoruz.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=center&gt;&lt;b&gt;&lt;font size=4&gt;yahudi Kökenlilerin Cumhuriyet Döneminde Çektikleri Bazı Sıkıntılar (!)&lt;/font&gt;&lt;/b&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Türkiye yahudilerinin ve dönmelerin Cumhuriyet döneminde her zaman çok rahat oldukları da söylenemez. Cumhuriyetin ilk yıllarında bazı dönmelerle yönetim arasında birtakım problemler de yaşanmıştır. Örneğin II. Abdülhamid'in hal'inden sonra iş başına gelen hükümetin Maliye bakanı Cavid Bey, Mustafa Kemal döneminde idam edilmiştir. Bu sürtüşmenin sebebi yahudilerin ve dönmelerin kontrolü tümüyle ellerine alma çabası içine girmiş olmaları olabilir. Hatta Cumhuriyet döneminde sabetaycı kökenlilere yönelik baskılar hakkında kendisi de sabetaycı kökenli olan bir yazar şu iddialarda bulunmaktadır: &amp;quot;sabetaycılara yönelik baskılar genel olarak Cumhuriyet ile beraber olmuştur.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Gariptir ki Osmanlı Devleti'nin dinsel kurallarının en katı uygulandığı dönemlerinde bile cemaat (yani sabetaycı cemaat) üyelerine karşı resmi bir tavır sergilenmemiştir...&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Yine ilginçtir, sabetaycılara karşı en yoğun baskılar kendilerinin de kuruluşunda önemli rol üstlendikleri Cumhuriyet Türkiyesi'nde olmuştur. Nitekim bunun en somut örneği 1946'da yaşanan Varlık Vergisi olayında görülmektedir. (Varlık Vergisi'nin başlama tarihi 1942'dir. Kitapta bu tarih yanlış yazılmıştır.) Kendilerini tamamıyla Türk addeden sabetaycı aileler &amp;quot;D&amp;quot; sınıfı altında belirlenmişler, Bezmenler, Atabekler, Dilberler gibi bilinen aileler korkunç parasal miktarlar ödemek durumunda bırakılmışlardır.&amp;quot; (28) &lt;/font&gt;
&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;&lt;b&gt;Varlık Vergisi ve Türkiye'den Filistin'e yahudi Göçü&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Yukarıda da belirttiğimiz üzere 1942'de başlayan ve yahudi kökenlilere karşı uygulanan bir Varlık Vergisi olayı dikkatimizi çekmektedir. Bu uygulamaya göre yahudilerden ve dönmeler'den Müslümanlardan alınan verginin iki katı alınıyordu.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Görünüşte bu vergi yahudilere yönelik bir baskı uygulaması niteliği taşıyordu. Ancak gerçekte yahudilerin Filistin topraklarına göç etmelerini sağlamak için konulmuş bir vergi olabilir.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;O zamanın cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün ta Lozan görüşmelerinde yahudilerin başhahamlarıyla bir dostluk ilişkisi içine girdiğinden daha önce söz etmiştik. Onun bu kez yahudileri ve sabetaycıları ekonomik yönden sıkıntıya sokacak katı bir vergi uygulamasına başvurmasında onları göçe zorlama amacının bulunuyor olması hiç de ihtimal dışı değildi.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Bilindiği üzere aynı dönemde Avrupa ülkelerinin çoğunda yahudiler sistemli bir baskıya maruz bırakıldılar ve bu baskılar Filistin topraklarına göçü hızlandırdı.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Bu göç sayesinde Filistin topraklarında bir &amp;quot;yahudi devleti&amp;quot; kurmaya yetecek insan potansiyeli oluşturuldu.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;Eğer söz konusu zorlamalar olmasaydı, yahudiler genellikle bulundukları ülkelerde kalmayı tercih edecek, bu yüzden de Filistin'e göç az olacak ve hedeflenen &amp;quot;israil devleti&amp;quot;nin kurulması için yeterli insan potansiyeli oluşmayacaktı.&lt;/u&gt;&lt;/font&gt; 
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Buna binaen yakın tarihi incelediğimizde bir dönem yahudilere yönelik olarak uygulanan sistemli baskıların sadece siyonizmin amaçlarına hizmet ettiğini görürüz. Bu açıdan bakarsak 1942'de başlatılan Varlık Vergisi uygulamasının da siyonistlerin Filistin'e yahudi göçünü hızlandırma amacına yönelik olması ihtimalini göz önüne almamız gerekir. Söz konusu vergi uygulamasının sebep olduğu göç olayı da bu kanaati doğrulamaktadır. Çünkü söz konusu göç sebebiyle çok sayıda yahudi Filistin topraklarına göç etmiştir. Özellikle israil işgal devletinin kuruluşunun ilan edilmesinden sonra azımsanamayacak sayıda Türkiye yahudisi işgal altında tutulan Filistin topraklarına göç etmiştir. II. Dünya Savaşı'na kadar Türkiye'de toplam olarak 150 bin civarında yahudi yaşadığı tahmin ediliyordu. Ancak günümüz Türkiye'sinde bu sayı 25 bine düşmüştür. İşte bu azalmanın sebebi işgal altındaki Filistin topraklarına göçtür. Göçün en hızlı şekilde gerçekleştiği dönem ise Varlık Vergisi'nin uygulandığı yıllardı.&lt;/font&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2584224749880000874&amp;page=RSS%3a+T%c3%9cRK%c4%b0YE'de+yahudi+LOB%c4%b0C%c4%b0L%c4%b0%c4%9e%c4%b0-4&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=gulcangoktas.spaces.live.com&amp;amp;GT1=gulcangoktas"&gt;</description><comments>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!664.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!664.entry</guid><pubDate>Sun, 01 Jun 2008 14:01:16 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://gulcangoktas.spaces.live.com/blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!664/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!664.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2008-06-04T07:44:31Z</dcterms:modified></item><item><title>TÜRKİYE'de yahudi LOBİCİLİĞİ-5</title><link>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!663.entry</link><description>&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;&lt;b&gt;500. Yıl Vakfı ve Günümüz Türkiye'sinde yahudi Lobiciliği&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Türkiye yahudileri, yahudilerin İspanya'dan sürülüp Osmanlı topraklarına kabul edilmelerinin 500. yıldönümünü kendi açılarından bir fırsat kabul edip bu fırsatı iyi değerlendirmek amacıyla 1989 yılında 500. Yıl Vakfı' nı kurdular.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Vakfın kurucuları arasında yahudi olmayıp da yahudilerle yakın ilişkiler içinde bulunanlar da vardı. Ünlü işadamlarından Sakıp Sabancı, Anavatan Partisi İstanbul milletvekili Bülent Akarcalı, eski dışişleri bakanı Vahit Halefoğlu'nun eşi Zehra Halefoğlu, gazeteciler Nezih Demirkent, Yavuz Donat, Altemur Kılıç, tiyatro sanatçısı Yıldız Kenter, emekli amiral A. Sezai Orkunt 500. Yıl Vakfı'nın yahudi olmayan kurucularından bazıları.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Vakfın yahudi kurucularının bazılarının adları da şöyle: Jak Kamhi (Profilo Holding'in başkanı), İshak Alaton (Alarko Holding'in ortaklarından), Üzeyir Garih (Alarko Holding'in ortaklarından), Vitali Hakko (Vakko'nun sahibi), Eli Acıman (Manajans'ın sahibi), Sami Kohen (gazeteci, Milliyet gazetesinin yazarlarından). Vakfın başkanlığına yahudi işadamlarından Profilo Holding'in sahibi Jak Kamhi getirildi.&lt;br&gt;&lt;br&gt;500. Yıl Vakfı'nın yetkilileri amaçlarının 500 yıllık tarihin ve Türklerin tanıtımını yapmak ve böylece Türkiye'ye olan minnet borçlarını ödemek olduğunu ileri sürüyorlardı. Ancak vakfın kuruluşunu gerçekleştirdikten sonra başlattığı, özellikle de İspanya yahudilerinin kovuluşunun 500. yılı olan 1992 yılı içinde yürüttüğü faaliyetler asıl amacın daha farklı olduğunu ortaya çıkardı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Vakfın kuruluş amacı hakkında Jak Kamhi'nin şu sözleri önemli fikirler vermektedir: &amp;quot;500. Yıl Vakfı projesini ortaya koyan hahambaşılıktır. Bu proje çok daha önceden hahambaşılık tarafından düşünülmüştü. Bunun bir vakıf tarafından yürütülmesi hahambaşılık tarafından benimsenmiş ve bu şekilde bir yol çizilmiştir. Bu işin de esas patronu hahambaşı ve hahambaşılıktır. Bu itibarla bizim hahambaşılıkla herhangi bir fikir ayrılığımız yoktur. Etkinliklerin ise büyük bir çoğunluğu zamanında hahambaşılık tarafından düşünülmüş etkinliklerdir.&amp;quot; (29)&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bizce 500. Yıl Vakfı'nın en önemli amaçlarından biri siyonist israil yönetiminin izlediği ırkçı politika ve gerçekleştirmiş olduğu gayri insani uygulamalar dolayısıyla gerek Türkiye gerekse dünya kamuoyunda oluşmuş olan siyonizm ve yahudi aleyhtarı imajı tamamen silmek veya en azından hafifletmekti. Tabii ki bunun gerçekleştirilmesi ikinci önemli amacın yani Türkiye-israil ilişkilerinin geliştirilmesi amacının gerçekleştirilmesine zemin hazırlayacaktı. Vakıf da bu amacını gerçekleştirebilmek için Osmanlı hoşgörüsünden söz etmeyi insanlara yanaşmak ve onların ilgilerini çekmek için bir vasıta olarak kullandı.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Vakfın bütün programlarında, konuşmacıların Osmanlı hoşgörüsünü dile getiren yapmacık cümlelerini sürekli şekilde yahudiyi hoş ve sevimli göstermeyi amaçlayan konuşmalar izliyordu.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Bu arada 1492 sürgününden ve yahudilerin Ortaçağ Avrupa'sında görmüş oldukları zulümlerden özene özene söz edilmesi de gönüllerde yahudiye karşı bir acıma duygusunun oluşturulması amacına yönelikti.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Yıllarca israil yönetiminin güçlenmesi için büyük maddi fedakârlıklarda bulunmuş olan yahudi trilyonerleri ve milyarderleri bu kez israil ve siyonizm aleyhtarı imajı silmek için her türlü maddi fedakârlığı göstermekten çekinmediler. Dolayısıyla 500. Yıl Vakfı'nın önceden belirlemiş olduğu programların uygulamaya konulması konusunda herhangi bir aksama olmadı.&lt;br&gt;&lt;br&gt;500. Yıl Vakfı, belirlemiş olduğu amaç doğrultusunda yürüttüğü umuma açık kültürel faaliyetlerin yanı sıra çeşitli lobi faaliyetlerinde de bulundu.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Bu lobi faaliyetlerinin en büyük başarılarından birisi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 10 Kasım 1975 tarihinde kabul etmiş olduğu, siyonizmi bir ırkçılık olarak değerlendiren ve bu yüzden kınayan kararın geri alınmasını sağlamak oldu.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Bu kararın geri alınmasında ABD başkanı Bush'un seçim hesapları dolayısıyla çeşitli ülkelere baskı yapmasının rolünün büyük olduğu inkar edilemese de, 500. Yıl Vakfı'nın böyle bir baskının yapılabilmesi için şartları oluşturduğu da bir gerçektir.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;İşin gerçeğinde 1975 israil'i ile 1992 israil'i arasında ve bu süre içinde siyonizmin amaçlarında herhangi bir değişiklik olmamıştı. israil'de hâlâ &amp;quot;vatandaşlık&amp;quot;, &amp;quot;yahudi olmak&amp;quot; olarak tanımlanıyor ve dünyanın hangi ülkesinden gelirse gelsin &amp;quot;yahudi&amp;quot; olan bir kişi israil'de vatandaşlık hakkına sahip olabiliyordu. Bunun yanı sıra israil yahudi olmayanlara hâlâ hor bakıyor, işgali altındaki topraklarda yaşayanlardan yahudi olmayanlar üzerindeki baskı ve zulüm uygulamalarını aynen sürdürüyordu.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Kısaca israil &amp;quot;Korku Devleti&amp;quot; özelliğini aynen koruyordu. Bu &amp;quot;Korku Devleti&amp;quot; özelliği de birinci derecede ırkçı anlayışına dayanıyordu. Bütün bunlara rağmen Birleşmiş Milletler'in ABD başkanı Bush'un da baskıları ile 10 Kasım 1975 tarihli ve 3379 sayılı, &amp;quot;siyonizmin bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı olduğu&amp;quot; yolundaki kararını geri almasında 500. Yıl Vakfı yoluyla yürütülen çalışmaların ve dünyadaki çeşitli güç merkezlerine yakınlıkları ile bilinen yahudi lobilerinin önemli rol oynadığı bir gerçektir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Gerek Türkiye'de ve gerekse Türkiye dışında basın - yayın organları üzerinde küçümsenemeyecek bir etkinliğe sahip olan yahudi lobileri için 500. Yıl Vakfı'nın çalışmaları iyi bir propaganda malzemesi olarak kullanıldı.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Mesela Türkiye'de çok sayıda yayın organı, bu vakfın kuruluşu ve yürüttüğü çalışmalar dolayısıyla yahudilerden övgüyle söz eden dizi yazılar ve makaleler yayınladılar. Bu yazı ve makalelerde Osmanlı hoşgörüsünün vurgulanmasından çok yahudinin sevimli gösterilmesine çalışıldığı hemen dikkat çekiyordu. &lt;/font&gt;
&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;&lt;b&gt;500. Yıl Vakfı ve Türkiye Yönetimi&lt;/b&gt; &lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Türkiye yönetimi, 500. Yıl Vakfı'na gerek kuruluşunda gerekse programlarını uygulamaya koymasında her türlü kolaylığı gösterdiği gibi maddi yönden destek de sağladı. Türkiye hükümetinin böyle bir maddi destek sağladığı bizzat vakfın başkanı Jak Kamhi tarafından şu şekilde dile getirilmişti:&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;em&gt;&amp;quot;Devlet desteği yalnız uluslararası tanıtım vb. faaliyetlerde oluyor. Tabii bu arada bütün dünya yahudi liderlerini bir araya getirip bir konser adı altında 'Evrensel yahudi İttifakı' girişimleri de bu faaliyetlerin arasında yer alabiliyor.&amp;quot;&lt;br&gt;&lt;/em&gt;&lt;br&gt;Türkiye hükümetinin 500. Yıl Vakfı'na bu desteği sağlamasında Türkiye'deki yahudi azınlığın ve dönme kökenlilerin lobi faaliyetlerinin yanı sıra, bu vakfın Türkiye adına dünya çapında lobi faaliyetlerinde bulunacağı ümidinin de önemli rolü olmuştur.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;500. Yıl Vakfı' nın şartnamesinde, vakfın amaçlarından: &lt;em&gt;&amp;quot;Türklerin devlet ve toplum olarak üstün insanlık vasıflarını her türlü olanaktan yararlanarak tüm dünyaya tanıtmak, din ve vicdan hürriyetlerini korumak için bağnazlık ortamından kaçarak Türk toprağını vatan seçen yahudilere kucak açan Türk milletinin insancıl yaklaşımını en geniş şekilde yurtiçinde ve yurtdışında duyurmak ve Musevi yurttaşlarımızın şükran ifadelerinin açıklanmasına yardımcı olmak...&amp;quot;&lt;/em&gt; şeklinde söz edilmesi hükümeti oldukça memnun etmişti.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Osmanlı hoşgörüsünün, Osmanlı'nın yüce tuttuğu manevi değerlere sırt çeviren mevcut Türkiye yönetimine mal edilmesi de bu yönetimin hoşuna gitmekteydi.&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font size=3&gt;Bu yüzdendir ki söz konusu vakfın en faal olduğu iki yıl içerisinde üç hükümet değişikliğine gidilmesine rağmen Türkiye yönetimi 500. Yıl Vakfı'nı destekledi ve birbirini izleyen bu üç hükümetin söz konusu vakıfla ilgili politikalarında herhangi bir değişiklik olmadı. Bu tutum sonraki dönemlerde de aynen devam etmiştir ve hükümet değişiklikleri adı geçen vakfın konumunu değiştirmemiştir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;500. Yıl Vakfı'nın Türkiye'nin siyonizmi ırkçılık olarak kabul eden BM kararının geri alınması konusuyla ilgili tutumunu etkilediği de söylenebilir. Bu etkinin bir sonucu olarak Türkiye, söz konusu kararın geri alınması konusunda çekimser kalmayı tercih etti. Başbakan Süleyman Demirel konuyla ilgili açıklamasında, israil'in barış masasında tutulabilmesi için eski kararın iptalinin gerektiğini söylemiş, o zamanki Dışişleri bakanı Hikmet Çetin de: &lt;em&gt;&amp;quot;Bizim farklı bir durumumuz var, en makulü çekimser kalmaktı.&amp;quot; &lt;/em&gt;demişti.&lt;br&gt;&lt;br&gt;O zaman birbirlerinin ellerini sıkmayan cumhurbaşkanı Turgut Özal ile başbakan Süleyman Demirel'in, israil cumhurbaşkanı Haim Hertzog'un Türkiye'yi ziyareti esnasında gerçekleştirilen &amp;quot;500. Yıl Vakfı'nın Galası&amp;quot;nda bir araya gelebilmeleri de bu vakfın gücünün ve Türkiye'deki yönetimin bu vakfa verdiği önemin bir göstergesiydi.&lt;/font&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2584224749880000874&amp;page=RSS%3a+T%c3%9cRK%c4%b0YE'de+yahudi+LOB%c4%b0C%c4%b0L%c4%b0%c4%9e%c4%b0-5&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=gulcangoktas.spaces.live.com&amp;amp;GT1=gulcangoktas"&gt;</description><comments>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!663.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!663.entry</guid><pubDate>Sun, 01 Jun 2008 13:59:27 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://gulcangoktas.spaces.live.com/blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!663/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!663.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2008-06-01T16:00:08Z</dcterms:modified></item><item><title>TÜRKİYE'de yahudi LOBİCİLİĞİ-6</title><link>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!662.entry</link><description>&lt;font size=3&gt;&lt;font size=4&gt;Dipnotlar:&lt;br&gt;&lt;/font&gt;1) Süleyman Kocabaş, Türkiye ve Siyonizm, sh. 52, Vatan Yayınları, İstanbul, 1987&lt;br&gt;2) Süleyman Kocabaş, a. e., sh. 52&lt;br&gt;3) Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar, sh. 62-63, Araştırma Yayıncılık, İstanbul, 1993&lt;br&gt;4) Yakın Tarih Ansiklopedisi, C. 1, sh. 15, Vakit Yayınları, İstanbul, tarihsiz&lt;br&gt;5) Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Birkaç Sahife Tarih, sh. 225, Selam Yayınevi, Konya, tarihsiz&lt;br&gt;6) Cemal Topuzlu, 80 Yıllık Hatıralarım, sh.18, İstanbul, 1939; İhsan Süreyya Sırma, aynı eser, sh. 225-226&lt;br&gt;7) Aynı eser, sh. 69&lt;br&gt;8) Büyük İslam Tarihi, C. 7, sh. 246, Çağ Yayınları, İstanbul, 1990&lt;br&gt;9) Ömer Faruk Yılmaz, Masonlar ve İngilizlerin Tertibi 31 Mart Hadisesi, Akit gazetesi, 15 Nisan 2000, sh. 2&lt;br&gt;10) Angelo Jacovella, Jöntürk-Mason İşbirliği, Tarih ve Medeniyet dergisi, sayı: 63, sh. 28, Haziran 1999&lt;br&gt;11) Doç. Dr. Şükrü Karatepe, Meşrutiyet ve Anayasa, sh. 84-85, Yeni Şafak Yayını, İstanbul, 1995&lt;br&gt;12) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, YEE; 18, 525/622, 128, 30&lt;br&gt;13) Sultan II. Abdülhamit, Siyasi Hatıratım, sh. 76, Dergah Yayınları, İstanbul, 1984&lt;br&gt;14) Lütfi Simavi, Sultan Mehmed Reşad Han'ın ve Halefinin Sarayında Gördüklerim, sh. 1&lt;br&gt;15) Ali Uğur, Dünya Siyonist Kongreleri ve Türkiye, sh. 72-73, Ocak Yayınları, 1986&lt;br&gt;16) Doç. Dr. Abdurrahman Küçük, dönmeler Tarihi, sh. 543, Rehber Yayınları, Ankara, 1990; G. Scholem, Doenmeh, Encyclopedia Judaica, VI/150-151&lt;br&gt;17) A. N. Ölçen, Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda Kuvvetler Ayrımı ve Siyasal İşkenceler, sh. 49, Ankara, 1982&lt;br&gt;18) Eski Bahriye Vekili (Deniz Kuvvetleri Bakanı) Topçu İhsan, Resimli Tarih Mecmuası, Haziran 1991, Sayı: 18, sh. 780,&lt;br&gt;19) Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar, sh. 65; Haydar Kazgan, Galata Bankerleri, sh. 45&lt;br&gt;20) Ilgaz Zorlu, Evet Ben Selanikliyim - Türkiye sabetaycılığı, sh. 17-21, Belge Yayınları, İstanbul, 1999&lt;br&gt;21) Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, C. 3, sh.1049-1050, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967&lt;br&gt;22) Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri İle Rauf Orbay, sh.96-97; Hasan Hüseyin Ceylan, Büyük Oyun, C. 2, sh. 22-23, Rehber Yayınları, Ankara, 1995&lt;br&gt;23) H. Hüseyin Ceylan, a. e., C. 3, sh. 36; Çetin Özek, Türkiye'de Gerici Akımlar, sh. 31-34, Varlık Yayınları, İstanbul 1964&lt;br&gt;24) Abdurrahman Küçük, dönmeler Tarihi, sh. 544&lt;br&gt;25) Ilgaz Zorlu, a. e., sh. 115-116&lt;br&gt;26) Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar, sh. 692&lt;br&gt;27) Marie Claire, Ocak 1992, sh. 38&lt;br&gt;28) Ilgaz Zorlu, a. e., sh. 132&lt;br&gt;29) Şalom, 22 Mayıs 1991 &lt;/font&gt;
&lt;p&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2584224749880000874&amp;page=RSS%3a+T%c3%9cRK%c4%b0YE'de+yahudi+LOB%c4%b0C%c4%b0L%c4%b0%c4%9e%c4%b0-6&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=gulcangoktas.spaces.live.com&amp;amp;GT1=gulcangoktas"&gt;</description><comments>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!662.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!662.entry</guid><pubDate>Sun, 01 Jun 2008 13:57:48 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://gulcangoktas.spaces.live.com/blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!662/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!662.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2008-06-01T14:14:35Z</dcterms:modified></item><item><title>Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar GDO</title><link>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!610.entry</link><description>&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;AÇLIK-GDO ve KİTLESEL İNSAN DENEYLERİ&lt;/font&gt; 
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;Gıda fiyatlarındaki yükselmenin perde arkasındakiler… Açlığa çare bulduk diyerek yapılan kitlesel deneyler… Çiftçileri işsiz bırakan soya tarlaları. &lt;br&gt;Ülkeleri ticari oyunlarla Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar'ın (GDO) ürünlerini, yani transgenik ürünlerini ekmeye zorlayanlar. Gıda fiyatlarının artması ve dünyanın bazı bölgelerinin açlık tehdidiyle karşı karşıya kalması bir süredir hararetli tartışmalara neden oluyor. Durumun nedenleri arasında küresel ısınma kaynaklı kuraklık ve beslenme yerine biyoyakıt üretimi için ekim yapılması üzerinde durulurken, GDOların bu süreçteki etkinliğinden fazla bahsedilmiyor. Oysa &amp;quot;dünyada açlığı sona erdirme&amp;quot; iddiasıyla yola çıkan dev şirketlerin genetik mühendislik ürünlerinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri araştırılmaya devam ederken, tarımdaki sonuçları son günlerde yaşanan ayaklanmalarla kendini göstermeye başladı bile. İşte hepimizi ilgilendiren GDO dosyası… Nevra Yaraç Laçinok’un bu ibretlik yazısı Yeni Aktüel’de yayınlandı. Kaçırmayın&lt;/font&gt; 
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;Gıda Fiyatlarındaki Yükselmeyle Başlayan Ayaklanmaların Görmezden Gelinen Nedeni: GDO'lar!&lt;br&gt;&lt;/u&gt;Gıda fiyatlarının artması ve dünyanın bazı bölgelerinin açlık tehdidiyle karşı karşıya kalması bir süredir hararetli tartışmalara neden oluyor. Durumun nedenleri arasında küresel ısınma kaynaklı kuraklık ve beslenme yerine biyoyakıt üretimi için ekim yapılması üzerinde durulurken, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar'ın (GDO) bu süreçteki etkinliğinden fazla bahsedilmiyor. Oysa &amp;quot;dünyada açlığı sona erdirme&amp;quot; iddiasıyla yola çıkan dev şirketlerin genetik mühendislik ürünlerinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri araştırılmaya devam ederken, tarımdaki sonuçları son günlerde yaşanan ayaklanmalarla kendini göstermeye başladı bile.&lt;br&gt;Irak'ı bombalamaya başladıktan üç ay sonra, Mayıs 2003'te Başkan Bush GDO'ların stratejik bir konu olarak ABD'nin savaş sonrası dış politikasının önceliği olduğunu vurgularken belki de nadir doğrularından birini söylüyordu. 1970'lerin sonunda başlayan bitkilerin genetik olarak değiştirilmesiyle ilgili çalışmalar 80'lerde düzenleyici hiçbir yasa olmadan hızlandı. Ana aktörse Başkan Yardımcısı &amp;quot;Baba Bush&amp;quot;tu; 1988'de başkan olduğunda da, ABD'de GDO üreten şirketlere serbestlik tanıdı. Pandora'nın kutusu açılırken, bilim adamları uyarıyordu. Bunlara kulak tıkayan Başkan Bush 1992'de noktayı koydu: &amp;quot;Genetiği değiştirilmiş (GD) mısır, soya fasulyesi, pirinç ya da pamuk gibi bitki ve yiyecekler 'büyük ölçüde' doğal olanlara denktir!&amp;quot;&lt;/font&gt; 
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;Süt sağlıktır! Yoksa değil midir?&lt;/u&gt;&lt;br&gt;ABD yönetimiyle sıkı bağlantıları olan Monsanto şirketinin piyasaya giren ilk patentli GDO ürünü &amp;quot;rBGH&amp;quot; yani büyüme hormonu içeren süt oldu. Monsanto'nun iddiasına göre rBGH enjekte edilen inekler yüzde 30 daha fazla süt üretecekti. Geçimini bundan kazanan çiftçiler için azımsanmayacak miktardı bu. Üstelik Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bu sütün sağlıklı olduğunu açıklamıştı. Fakat çiftçi ve tüketicilerin bilmediği, bu hormonun inekte IGF-1 adı verilen başka bir hormonu da arttığıydı. Bilim adamları hayvanlarda insülin benzeri bu büyüme faktörünün artmasının kansere yol açabileceği söylüyordu.&lt;br&gt;Zamanla ineklerin sağlığı bozulmaya başladı. Yürümekte bile zorlanan bu hayvanları iyileştirmek içinse daha fazla antibiyotik verildi. 1990'ların sonunda antibiyotik kullanıcılarının yüzde 70'i artık hayvanlardı! Ve tabii et ve süt tüketen insanlar da antibiyotiğe dirençliydi artık.&lt;br&gt;1991'de FDA'da GDO'larla ilgili politikaları belirlemek üzere yeni bir birim kuruldu. Kurumun başındaki Michael R. Taylor'a göre GDO'lu ürünlerin etiketlenmesine gerek yoktu. Taylor daha sonra Monsanto'nun başkan yardımcısı oldu. 1994'te FDA, bu sütün &amp;quot;etiketlenmeden&amp;quot; satışını onayladı. rBGH'nin insan üzerindeki etkileriyle ilgili hiçbir test yapılmamıştı. &lt;br&gt;Bilim en az iki yıl süren testler öngörürken, farelerde bile sadece 90 gün test edilmişti. Tüketici, farelerde lösemi ve tümörlere yol açan madde içeren kanserojen bir besin tükettiğini bilmiyordu! Ve FDA, Monsanto'ya &amp;quot;tamiri mümkün olmayan zarar&amp;quot; vereceği gerekçesiyle hükümet dışında kimsenin bu testin sonuçlarını görmesine izin vermedi. Oysa Kanadalı bilim adamları yaptıkları araştırmayla bu sütün insanlarda göğüs ve prostat kanserine yol açacağını açıkladı.&lt;br&gt;Süt, 1999'da Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde yasaklandı. Kanada CBC televizyonunun iddiasına göre Monsanto yetkilisi rBGH'nin araştırılmadan satışı için Kanada sağlık yetkililerinden birine 1–2 milyon dolar rüşvet teklif etmişti. 1998'de FOX TV, rBGH skandalıyla ilgili bir dosya hazırladı fakat Monsanto'nun baskısı nedeniyle hiç yayımlayamadı. Hazırlayanlarsa kovuldu.&lt;br&gt;Peki bilim adamlarının uyarılarına rağmen, ABD yönetiminin başta kendi halkı olmak üzere, tüm dünyayı riske atmasının nedeni neydi?&lt;/font&gt; 
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;Yeşil Devrim&lt;br&gt;&lt;/u&gt;Öte yandan, 1947'de Nelson Rockefeller'in kurduğu Uluslararası Temel Ekonomi Ortaklığı (IBEC) ve dev tarım şirketlerinden Cargill melez mısır tohum çeşitlerini üretmeye başladı. Melez tohumların kendine has kimyasallara, gübrelere ve makinelere ihtiyacı vardı. Bunların satışı da ABD'li tarım şirketlerinin kontrolündeydi. O sıralar amacı modern tarım yöntemlerini uygulayarak ürünü arttırmak ve açlığı azaltmak olan &amp;quot;Yeşil Devrim&amp;quot; Meksika'dan başlayarak, tüm Latin Amerika'ya, ardından da Hindistan ve Asya'ya yayılıyordu.&lt;br&gt;Yeşil Devrim'in en önemli sonuçlarıysa; zirai zararlılara karşı bağışıklık için kullanılan yeni tür pestisitlerin insan sağlığına olumsuz etkileri, melez türlerin toprağı bozması ve ürünün azalması idi! Ürünü azalan çiftçiler, üreme kapasitesi düşük olan melez tohumları her yıl yeniden almak zorunda kaldı. 'Devrim'e büyük sulama projeleri eşlik etti. Dünya Bankası yeni barajlar için borçlar verdi; ülkeler borç batağına sürüklendi. İşlerini kaybeden çiftçilerse ABD şirketleri için ucuz işgücüne dönüştü.&lt;br&gt;1990'lara gelindiğinde &amp;quot;açlıkla mücadeleye kararlı&amp;quot; ABD eliti bu kez de dünyada 2,5 milyar insanın ana besin kaynağı olan pirince göz dikmişti. Filipinler merkezli Rockefeller kuruluşu Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsü (IRRI) Asya'daki bütün önemli pirinç türlerini depoluyordu. İşte o tohumların dörtte üçü Monsanto ve diğer dev şirketlerin laboratuvarlarında genetik olarak değiştirildi ve patentlendi!&lt;br&gt;Bu çalışmalardan birinin mahsulü &amp;quot;Altın Pirinç&amp;quot; olarak anılıyor. Vücutta A vitamini üreten beta-karoten, pirince turuncu rengini veriyordu. A vitaminli pirinç Asya'da kötü beslenen çocuklara sözde ilaç olacaktı. Hatta Bill Clinton, 1999'da &amp;quot;Altın Pirinç, günde 4 bin kişinin hayatını kurtarabilir&amp;quot; diyordu. Söylenmeyense A vitamininin &amp;quot;hipervitaminozu&amp;quot; yani A vitamini zehirlenmesine yol açabileceğiydi. Bu da beyin dâhil pek çok organa zarar veriyordu.&lt;br&gt;İsviçreli Syngenta ve ABD'li Monsanto bu pirinci patentledi. Eski bir Syngenta çalışanı Steven Smith, Haziran 2003'teki ölümünden önce şunları söylüyordu: &amp;quot;Size GDO'nun dünyayı besleyeceğini söyleyenlere öyle olmadığını söyleyin. Dünyayı beslemek siyasi ve ekonomik niyet ister, sadece üretim ve dağıtım değil.&amp;quot;&lt;/font&gt; 
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;Soya cumhuriyetleri&lt;br&gt;&lt;/u&gt;Artık sıra genetik olarak değiştirilmiş tohumların test edilmesine gelmişti. Bunun için de &amp;quot;arka bahçe&amp;quot; kullanıldı. Önce Arjantin, ardından Meksika, Brezilya, Paraguay.&lt;br&gt;Arjantin'de 1989'da devlet başkanı olan ABD destekli Carlos Menem'in ekonomik programı Rockefeller ailesi tarafından ABD'de yazıldı ve böylece korumacı piyasanın yerini ithalat rejimi aldı. Arjantin'in borçlarını kapatması için tek çare ise GD soya fasulyesi yetiştirmekti. 1991'de 569 tarla GD mısır, ayçiçeği, pamuk, buğday ve özellikle soya ekimine ayrıldı. 1996'da Monsanto Arjantin'de Roundup Ready (RR) soya fasulyesi tohumlarının dağıtım lisansını aldı. Ve her şey böyle başladı.&lt;br&gt;GD soya daha az insan gücü gerektiriyordu. Çoğu çiftçi topraklarını terk etmek zorunda kaldı. 2004'e gelindiğinde artık 14 milyon hektar GD soya ekiliydi. Arjantin'in tarımsal çeşitliliği de yok olmuş; 10 yıldan kısa bir sürede mısır, buğday ekili alanlar soya tarlalarına dönüşmüştü. Arjantinli bilim adamı Walter Pengue &amp;quot;Bu yolda gidersek 50 yıl sonra hiçbir şey yetiştiremeyeceğiz&amp;quot; diyordu. Tohum saklama geleneği sona erdirilen çiftçiler, her yıl Monsanto'dan yeni tohum alırken satıştan da kâr payı ya da vergi ödüyorlardı.&lt;br&gt;Soya dışında kendi gıdasını yetiştiremez durumda kalan Arjantin 2002'deki ekonomik krize de savunmasız yakalandı. Açlık başladı. Ayaklanmalarından korkan hükümet, Monsanto ve soya kullanan ünlü markalar bedava yiyecek dağıtmaya başladı. Arjantinliler artık taze meyve, et, süt, yumurtadan oluşan beslenme biçimlerini soyaya teslim etmişti. &lt;br&gt;Hükümet, soyadan alınan proteinin etin yerine geçebileceği yönünde propagandaya başladı. Fakat araştırmalar soya sütüyle beslenen bebeklerin daha alerjik olduğunu saptadı. Hatta Rus Bilimler Akdemisi'nden Dr. Irina Ermakova GD soyayla beslenen dişi ve erkeklerden doğan bebek farelerin üç hafta içinde öldüğünü söylüyordu. &lt;br&gt;Arjantinliler'e söylenmeyen başka bir gerçek de tek yönlü beslenme biçimi olduğunda soyanın kansere varan zararları olduğuydu. Bölgedeki hayvanlar ölüyor, insanlarda da tiroit, solunum sistemi bozuklukları, akciğer ödemleri, deri hastalıkları gelişiyordu. Hatta hormon bozuklukları yüzünden bazı kız çocukları üç yaşında regl olmaya başladı. Soya tarlalarının yakınında yaşayanlar her gübrelemeden sonra şiddetli migren, göz yaşarması, mide bulantısı, eklem ağrıları yaşıyordu. Havadan yapılan ilaçlama yüzünden Arjantin'de Monsanto soyası dışında başka bir şey yetişmez oldu.&lt;br&gt;&amp;quot;Le Monde Selon Monsanto&amp;quot; (Monsanto'ya Göre Dünya) isimli belgeseli ve kitabı şu sıralar Fransa'da en çok okunanlar listesinde birinci sırada olan Marie-Monique Robin'in Arjantin'in Pampa bölgesiyle ilgili gözlemleri de tabloyu netleştiriyor. Mısır, buğday, hintdarısı, yağlı tohumlar, ayçiçeği, yer fıstığı, soya, sebze ve meyve yetiştirilen bu bölge, nüfusunun 10 katına yetecek kadar üretim yapıyor ve ihraç ediyordu. Taa ki GD soyayla tanışana kadar...&lt;br&gt;Arjantin'de GD soya ekili alanlar 2000'de 8,3 milyon hektardan 2001'de 9,8’e, 2002'de 11,6’ya, 2007'de 16 milyon hektara ulaştı. Ekili alanlar artarken çiftçilerin sayısı da yüzde 30 azaldı. 1991–2001 arası kapısına kilit vuran çiftçi sayısı 150 bin iken, bunun 103 bini GD soyadan sonra tarlalarını terk etti.&lt;br&gt;Kaliteli et ve sütleriyle ünlü Arjantin'de süt üretimi 1996'dan 2002'ye kadar yüzde 27 düşünce ilk kez Uruguay'dan süt ithal edildi. Pirinç üretimi yüzde 44, mısır yüzde 26, ayçiçeği yüzde 34, domuz eti üretimi yüzde 36 düşmüş, fiyatlar artmıştı. 2003'te unun fiyatı yüzde 162, mercimeğin yüzde 272, pirincinki yüzde 130 arttı.&lt;br&gt;GD soya yasadışı yollardan Brezilya, Paraguay, Bolivya ve Uruguay'a da yayıldı. 1997'de Monsanto Brezilya'nın en önemli tohum üreticisi şirket olan Agroceres'i aldı. Eylül 2003'te AB, ithal ettiği GD ürünlerin etiketlenmesi zorunluluğunu getirdi. Fakat Brezilya'da yasadışı olarak yetiştirilen soyanın GD olup olmadığını kimse bilmiyordu. Sonunda Devlet Başkanı Lula da Silva bir kararname imzalayarak GD soyanın satışını, 2005'te de ekimini yasallaştırdı. 2003'te Brezilya'da yetişen soyanın yüzde 30'u GD idi. Monsanto'ya ton başına 10 dolar kâr payı ödemek zorunda olan çiftçiler 16 milyon tonla ilk yılda Monsanto'ya 160 milyon dolar kazandırdı. GDO bariyeri her geçen gün eriyordu...&lt;/font&gt; 
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;7000 yıllık mısırda GDO kirliliği.&lt;br&gt;&lt;/u&gt;Meksika'nın mısır ithal edilmeyen Oaxaca Eyaleti'nde 150 çeşit mısır tamamen organik yetişiyordu. Fakat güçlü komşularının &amp;quot;serbest&amp;quot; ticaret anlaşmalarına direnemeyen Meksika, ABD'den mısır ithal etmeye başladı. 1994–2002 arasında Meksika mısırının fiyatı yüzde 44 düştü; küçük çiftçiler de topraklarını terk etti.&lt;br&gt;2001'de Meksika Çevre Bakanlığı'nın yaptığı araştırmaya göre 22 bölgenin 13'ünde yetişen yerel mısır çeşitlerinde yüzde 3-10 oranında GDO bulaşması saptandı. 29 Kasım 2001'de Nature Dergisi'nde yayımlanan, David Quist ve Ignacio Chapela imzalı bir makaleye göre yerel &amp;quot;Crillo&amp;quot; mısırı artık saf değildi. Oysa Meksika'da, M.Ö. 5000 yılından beri ekilen, Maya ve Aztek kültürünün temeli olan mısır çeşitliliğini korumak için 1998'de GD mısırlar üzerine bir moratoryum verilmişti.&lt;br&gt;Topraklarının yarısı GDO'ya teslim olan Paraguay'da da tohumların satışı ve ekimi tıpkı Brezilya'da olduğu gibi yasallaştırıldı. Mısır, tatlı patates, her türlü fasulye, şeker kamışı, meyvenin yetiştiği ve ailelerin kendi kendine yettiği ülkede şimdi her şey sojeros'un (soyacıların) elinde. Taktikse hep aynı: Soyacılar ailelerle kontrat yapıyor, çocuklarına gıda ve oyuncak veriyor. Sonra arsaları üç yıllığına kiralıyor. Ardından küçük bir yaşam alanı kalan ve ilaçlamadan etkilenen ailelere arsalarını yok pahasına satmalarını öneriyor, sonra da 'soya' ekiyorlar. Paraguay'da resmi verilere göre her yıl 100 bin çiftçi şehre göçüyor. &lt;br&gt;2 Ocak 2003'te Paraguaylı 11 yaşındaki Silvino evine giderken ilaçlama yapılan soya tarlalarının yanından geçti. Şiddetli mide bulantısı ve baş ağrısı nedeniyle üç gün hastanede kaldı. Eve geldikten sonra başka bir ilaçlamaya dayanamadı ve öldü. Annesiyse soyacıların hükümetten bile güçlü olduğunu söylüyordu.&lt;br&gt;Yani Monsanto gittiği yerlerde, ürünleriyle sadece zararlı böcekleri öldürmüyordu.&lt;br&gt;Hindistan'da ekilmek üzere tasarlanan Monsanto'nun &amp;quot;Bollgard&amp;quot; pamuğu böceklere direnecek ve daha fazla kâr sağlayacaktı. Çiftçilere tohum, gübre ve ilaç satıldı. Ve burada da çiftçiler bir süre sonra ya işlerinden oldu ya da borçlarını ödeyemez duruma geldi. Temmuz 2005'te GD pamukla tanıştıktan sonra Maharashtra Eyaleti'nde 2006'ya kadar 1280, 2007'de de 1168 intihar oldu. Ve her sekiz dakikada bir hayatlarına son veren çiftçilerin ölüm şekli de manidardı: Pestisit içerek!&lt;/font&gt; 
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;Afrika'ya zorla &amp;quot;acil açlık yardımı&amp;quot;&lt;br&gt;&lt;/u&gt;Monsanto'nun GD &amp;quot;teknolojisini&amp;quot; yaymak için başvurduğu yöntemlerin arasında baskı ve rüşvet de vardı. Örneğin; Endonezya Hükümeti'nden üst düzey bir yetkiliye GDO'lu ürünlerin taranmadan satışa sunulması için 50 bin dolar rüşvet ödemişlerdi. 6 Ocak 2005'te Monsanto'ya iki dava daha açıldı. Yine Endonezya'daki 140 yöneticiye 1997-2002 arasında GD pamuğun ekimi için 700 bin dolar verilmişti. Ayrıca tarım bakanlığından üst düzey bir yöneticiye de 374 bin dolarla lüks bir ev önerilmişti. Bu ödemeler sahte pestisit faturalarıyla belgelenmişti.&lt;br&gt;2001'de IMF ve Dünya Bankası Malawi hükümetinden dış borçlarını ödemesi için acil durum gıda rezervini elden çıkarmasını istedi. Oysa ülkenin insanlarını besleyecek gıdası dahi yoktu. Böylece ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) 250 bin ton fazla GD mısırını Malawi'ye hibe etti. İngiltere Başbakanı'nın bilim danışmanı Prof. David King ABD hükümetinin GDO teknolojisini Afrika'ya yayma çabasını &amp;quot;kitlesel insan deneyi&amp;quot; şeklinde tanımlayarak kınadı. Ekim 2002'de Guardian'da çıkan bir makalede, ABD'nin acil açlık yardımı adı altında, Güney Afrika'nın altı ülkesine stok fazlası GD mısır göndereceğini açıkladı. Mısır, Zambiya, Malawi ve Zimbabwe'nin ana gıdasıydı. Riski göze almayıp reddettiler. Ama reddedemeyenler de vardı.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;Bush'un &amp;quot;katil&amp;quot; tohumları Irak'ta&lt;br&gt;&lt;/u&gt;Başkan Bush &amp;quot;Irak'ta yeşerdiğinde bütün bölgeye yayılacak demokrasi tohumlarını ekmek için bulunuyoruz&amp;quot; derken mecazi bir ifade kullanmıyordu. Nasıl mı?&lt;br&gt;İşgalin ardından oluşturulan Geçici Koalisyon Otoritesi'nin (CPA) başına atanan Paul Bremer'in ilk eylemi ülke sınırlarını gümrük, tarife, kontrol ve vergi olmadan ithalata açmak oldu. 81 no'lu kanunsa çiftçilere tohum saklamayı yasaklarken; genetik müdahaleye uğramış, kısırlaştırılmış tohumların her yıl alınması mecburi kılındı.&lt;br&gt;Iraklılar yıllardır doğal tohumlarını Bağdat'taki ulusal tohum bankasında saklıyordu, fakat burası ABD bombalarıyla yok edildi. Eski tarım bakanı yedek bir bankayı Suriye'ye taşımıştı, tohumlar oradan sağlanabilirdi ama Bremer'in başka planları vardı.&lt;br&gt;USAID, Irak Tarım Bakanlığı aracılığıyla binlerce ton ABD merkezli &amp;quot;yüksek kaliteli, sertifikalı buğday tohumu&amp;quot;nu çok ucuza dağıtırken, bağımsız bilim adamlarının bunların GD olup olmadığını araştırmasına izin verilmedi.&lt;br&gt;ABD Tarım Bakanlığı ve Texas A&amp;amp;M Üniversitesi Tarım Birimi'nin ortak programıyla Iraklı çiftçilere &amp;quot;yüksek verimli&amp;quot; buğday, nohut, mercimek gibi tohum çeşitlerinin nasıl yetiştirileceği öğretildi. Ne tesadüftür ki aynı üniversite kendini dünyanın &amp;quot;biyoteknolojik lideri&amp;quot; olarak tanımlıyordu.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;Monsanto'ya Göre Dünya&lt;br&gt;&lt;/u&gt;Ünlü Fransız çevreci Nicolas Hulot, Marie-Monique Robin'in kitabına yazdığı önsözde şöyle diyor: &amp;quot;Marie-Monique Robin sayesinde biz de artık Monsanto'nun bildiklerini biliyoruz! Evet şirket, ürünlerinin zehirli sonuçlarından haberdardı!&amp;quot;&lt;br&gt;Monsanto 20. yüzyılın en önemli kimya şirketlerinden biri. 1901'de sakarin üretimiyle başlayan ticari hayatına 1. Dünya Savaşı'nda patlayıcı gazı üretmek için kimyasal ürünler satarak devam etti. 1942'de 2 milyar dolar bütçeli &amp;quot;Manhattan Projesi&amp;quot; başladığında, atom bombası üretmeyi hedefleyen bilim adamları arasında Monsanto'nun da kimyagerleri vardı. &lt;br&gt;Ürettikleri kimyasallarla büyük çevre kirliliği yaratan şirket, Vietnam ormanlarına serpilen herbisitin bileşenlerini de üretti. Bundan 1 milyonun üzerinde Vietnamlı, 100 bin de ABD askeri etkilendi. Daha sonra tarım birimi kurularak biyoteknolojik çalışmalara hız verildi. 2007'de 17 bin 500 çalışanı, 7,5 milyar dolarlık cirosuyla GDO'lu ürünlerin hemen hepsinde patent hakkına sahip olan şirketin ürettiği GD tohumlar 100 milyon hektara yayıldı. Yarısından fazlası ABD'de olmak üzere, Arjantin'de 18, Brezilya'da 11,5, Kanada'da 6,1, Hindistan'da 3,8, Çin'de 3,5, Paraguay'da 2, Güney Afrika'da 1,4 milyon hektar GDO ekili. Tabii bunlar bilinenler.&lt;/font&gt; 
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;&lt;u&gt;&amp;quot;Hükümetler Soykırım Suçu İşliyor&amp;quot;&lt;br&gt;&lt;/u&gt;Seeds of Destruction (Yıkım Tohumları) isimli kitabın yazarı F. William Engdahl’ın bu konu hakkındaki sözleri şöyle:&lt;br&gt;“Yaşanan küresel gıda kriziyle GDO patentli pirinç, mısır ve soya tohumlarının yaygınlaşması arasında nedensel bir bağlantı var. Bu bağlantı da gıda üretiminin Monsanto, DuPont, Syngenta, Dow, Archer Daniels Midland and Cargill önderliğindeki birkaç dev şirket tarafından küreselleştirilmesi. Bu güçlü lobi küresel bir tarım politikası oluşturdu ve hem ABD Tarım Bakanlığı hem de Avrupa Komisyonu Tarım Direktörlüğü'nde etkin. &lt;br&gt;Bu güçlü tarım şirketleri perde arkasından Dünya Ticaret Örgütü'nün tarımla ilgili kararları üzerinde hâkim. Uzun vadeli politikalarından biri kasıtlı olarak dünyanın acil tahıl stoklarını azaltmak. Aynı zamanda bitkilerin ulaşımda yakıt olarak kullanılması için yetiştirilmesini öngören suç politikasının önde gelenleri de onlar. Yani biyoyakıt dolandırıcılığı. Küresel kıtlık koşullarında Monsanto ve tarım lobisi kendi patentledikleri GD tohumlarının dünyadaki açlığa &amp;quot;çare&amp;quot; olduğunu iddia ediyor. &lt;br&gt;Henry Kissinger'in 1970'lerde ilan ettiği strateji &amp;quot;Petrolü kontrol ederseniz ulusları ya da bölgeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları kontrol edersiniz&amp;quot; stratejisi bu. 2005'ten beri ABD yönetiminin biyoyakıt sübvansiyonları ve promosyonu, bu tür yakıtların küresel ısınma sorununa çözüm olduğu yalanı, gıda fiyatlarını da etkiledi. Bence bu tamamen bilinçli ve dünya üzerinde beyaz olmayanların nüfusunun azaltılmasını isteyen bir grup elit tarafından yönlendiriliyor. Ve biyoyakıt çılgınlığını desteklemeye devam eden bütün hükümetler, uluslararası adalet kurallarına göre soykırım suçu işliyor!”&lt;/font&gt; 
&lt;p align=right&gt;&lt;font size=3&gt;Yeni Aktüel: &lt;/font&gt;&lt;u&gt;&lt;a href="http://www.yeniaktuel.com.tr/dun111-1,147@2100.html" target="_blank"&gt;&lt;font color="#800080" size=3&gt;www.yeniaktuel.com.tr&lt;/font&gt;&lt;/a&gt;&lt;/u&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2584224749880000874&amp;page=RSS%3a+Geneti%c4%9fi+De%c4%9fi%c5%9ftirilmi%c5%9f+Organizmalar+GDO&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=gulcangoktas.spaces.live.com&amp;amp;GT1=gulcangoktas"&gt;</description><comments>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!610.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!610.entry</guid><pubDate>Tue, 27 May 2008 17:50:01 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://gulcangoktas.spaces.live.com/blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!610/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!610.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2008-05-27T17:58:08Z</dcterms:modified></item><item><title>İSLÂM HUKUKUNDA GENÇLER</title><link>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!583.entry</link><description>&lt;p align=center&gt;&lt;font size=4&gt;İSLÂM HUKUKUNDA GENÇLER &lt;/font&gt;
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;Gençlerin Eğitimi: &lt;/font&gt;
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;Hayal edip de yapamadıklarımızı gençlerden beklemek, onlara &amp;quot;geleceğimizin ümidi, istikbalimizin teminâtı...&amp;quot; demek âdet hâline gelmiştir. Buna paralel bir başka âdet de, binlerce yıldan beri gençlerden şikayet etmek, onların bazı davranışlarını kıyamet ve felâket habercisi gibi görmektir. Yalnızca bu çelişki bile bize bir şeyler anlatmakta, hatta yol göstermektedir. Evet biz istesek de istemesek de, ölümlü dünyada yarınlar, daima bugün çocuk ve genç olan nesillerin olacaktır. Geleceğin nizâmını onlar kuracak, insanlığı onlar temsil edecektir. Bu tartışılmaz gerçek karşısında &amp;quot;ana, baba, çevre, toplum ve devlet&amp;quot; olarak eğitim sorumluluğunu yüklenmiş bulunan şahıslar ve kurumlar eserlerinden şikâyet ediyorlarsa, bir bakıma kendi kusurlarını dile getiriyorlar, ayıplarını dışa vuruyorlar demektir. Tabiî değişim ve gelişime ayak uyduramamaktan kaynaklanan şikâyetleri bir tarafa bırakır, gerçekten olumsuz ve tehlikeli gelişmeleri ele alırsak, herkesten önce kendimizi hesaba çekmemiz, ne verip ne aldığımızın muhasebesini yapmamız gerekir.&lt;br&gt;İslâm, çocukları ve gençleri, İslâm toplumunun üyeleri hâline getirmek, gelecekte ferd ve toplum olarak İslâm'ı temsil sorumluluğunu yüklenecek kıvama sokmak için bir dizi tedbir almış, müesseseler hazırlamıştır. Aile, mescid, eğitim, öğretim, yardımlaşma ve eğlence müesseseleri bunların başında gelir.&lt;br&gt;Aile sağlam temeller üzerine kurulmuş, çocuk yetiştirmek ona en başta gelen görev ve amaç olarak verilmiştir. Ana-baba ile çocuklar arasındaki karşılıklı hak ve borçlar detaylarına kadar belirlenmiş, gerektiğinde müeyyidelere bağlanmıştır. Aileyi bir huzur, güven ve sevgi ortamı kılmak için gerekli tedbirler alınmıştır.&lt;br&gt;Mescid İslâm'da birçok fonksiyonu birlikte yüklenen bir müessesedir. Orada ibâdet edilir, eğitim ve öğretim yapılır, evlenme akdi ve merasimi yapılır, dâvalara bakılır, kanun yapılır, kararlar alınır, hatta millî oyunlar oynanırdı. Bu kadar önemli ve değişik işin mescidde yapılmasını, ilk devrin imkânsızlıklarına bağlamak meselenin özünden gâfil olmanın nişanıdır. O devirde bu işleri idare etmek için ayrı ayrı basit binalar yapmak günlük işlerdendi. Mescidde bunca işin birleştirilmesi bir irşâddır, bir terbiyedir, bir metoddur; en önemli esprisi de &amp;quot;bütünlük ve tutarlılık&amp;quot;tır. Müslümanın ibâdetinden eğlencesine kadar bütün davranışlarında bir bütünlük ve tutarlılık olacaktır. Ailede aldığını okulda, okulda aldığını toplumda kaybetmeyecek, aksine besleyip geliştirecek, bütünleştirecektir. Bunun için de eğitim çevresi bir câmi bütünlüğü ve tutarlılığını temsil edecektir.&lt;br&gt;Bizim tesbit edebildiğimiz kadarıyla bugün bir gençlik bunalımı varsa bunun kökünde yatan sebep, yetişen nesilleri etkileyen faktörler arasındaki çelişkiler ve tutarsızlıklardır. Bir ülkede yetişen insan ailede aldığı değer hükümlerini okulda bulamazsa, okuldan aldıklarını toplum hayatına girdiği zaman kaybederse çelişki ve bunalım kaçınılmazdır.&lt;br&gt;İslâm özenle kurduğu ailede çocuğu ruh ve beden sağlığı içinde yetiştirip, yedi yaşından itibaren namaza alıştırdığı, daha ergenlik çağına girmeden mescidde toplum hayatına soktuğu, bütünüyle toplumu, yetişen nesil için &amp;quot;belli değer ve tedbirlerde birleşmiş&amp;quot; bir okul hâline getirdiği -böyle olmasını istediği- içindir ki, genç nesile güvenmiş ve ona geniş ölçüde haklar ve vazifeler vermiştir. &lt;/font&gt;
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;Gençlik Çağı: &lt;/font&gt;
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;İnsan ne zaman çocuk, ne zaman genç ve hangi yaştan sonra olgun, yahut yaşlıdır? Bu konuda çeşitli branşların farklı cevapları vardır. İslâm hukukunda insanın hayatında uğrayıp geçtiği çağlar şöyle sıralanmıştır: Ceninlik, temyizsiz çocukluk, temyizli çocukluk, ergenlik ve rüşd.&lt;br&gt;Ceninlik doğuma kadar süren çağdır. Temyizsiz çocukluk çağı, ortalama olarak yedi yaşa kadar devam eder. Anormal bir gelişme olmadığı takdirde, yedi yaş sınırından ergenlik çağına kadar geçen dönem &amp;quot;temyizli çocukluk&amp;quot; çağıdır. Ergenlik (bülûğ) çağı İslâm'da prensip olarak biyolojik gelişmelere bağlanmıştır. Buna göre dokuz yaşını doldurup âdet görmeye başlayan kız ve on iki yaşını doldurup ihtilâm olmaya başlayan erkek ergenlik çağına gelmiş olur. Bu biyolojik gelişmeler arızaya uğrar ve gecikirse, müctehidlerin çoğuna göre on beş yaşını tamamlayan erkek ve kız ergenlik çağına ayak basmış olur. Ebû Hanîfe bu yaşı kızlar için on yediye, erkekler için ise on sekize çıkarmaktadır. Temyiz çağı basit gerçekleri idrak etmek, rüşd çağı ise makûl malî tasarruflarda bulunmakla ilgilidir. Mecelle'ye göre temyizin ölçüsü kişinin &amp;quot;satım akdinin, satanı bedele, satın alanı da mala sahip kılacağını bilmesi, yüzde elli nisbetinde aldanmayı anlamasıdır&amp;quot; (mad. 943). Bu ölçüde bir anlayış ve kavrayış seviyesine gelen çocuk temyizli (mümeyyiz)dir. Rüşdün ölçüsü ise malı saçıp savurmamak, mal üzerinde makûl tasarruflarda bulunmaktır. Ebû Hanîfe'ye göre akıl ve ruh sağlığı içinde ergenlik çağına gelmiş olan insan aynı zamanda rüşd çağına da gelmiştir ve reşiddir. &lt;/font&gt;
&lt;p&gt;&lt;font size=3&gt;Gencin Hakları ve Sorumlulukları: &lt;/font&gt;
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;Yukarıdaki tabloya bakarak kişinin yaklaşık on iki yaşına kadar çocuk, bu yaştan sonra ise genç olduğunu söyleyebiliriz. Olgunluk yaşta değil, baştadır. İhtiyarlığın hangi yaşta başladığı ise bizim ilgi sahamızın dışında kalmaktadır.&lt;br&gt;&lt;br&gt;1. Temyizli çocuk:&lt;br&gt;İslâm hukukunda insan, doğumundan itibaren tam olarak medenî haklardan istifâde (vücûb) ehliyetine sahiptir. Medenî hakları kullanma ehliyetine (edâ) gelince bunun, temyiz çağından itibaren oluşmaya başladığını görüyoruz. Temyiz çağındaki çocuk &amp;quot;bağışlama, vakfetme, kefâlet, boşama&amp;quot; gibi tamamen aleyhine ve zararına olan hukûkî tasarruflara ehil değildir; bu sahada edâ ehliyeti yoktur. Bağış ve sadakayı kabûl, vekâleten alım-satım gibi lehine olan ve yetişmesinde faydası bulunan tasarruflara ehliyet ve yetkisi vardır. Kendi namına alım-satım, kira, ortaklık vb. tasarrufları ise kanûnî temsilcisinin (veli, yahut vasinin) izin ve muvâfakatına bağlıdır. Bunu önceden alabileceği gibi, tasarruftan sonra da alabilir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;2. Ergen insan (genç): &lt;/font&gt;
&lt;p align=justify&gt;&lt;font size=3&gt;12-15 yaş arasında ergenlik çağına ulaşan genç, İslâm hukukunda tam olarak medenî haklardan istifâde ve bu hakları kullanma ehliyetine sahiptir. İbâdetlerden evlenmeye ve boşanmaya, cihad (askerlik) mükellefiyetinden devlet başkanlığına kadar bütün tasarruf ve selâhiyetler, diğer şartlar yanında çağ ve yaş bakımından yalnızca ergenliğe bağlanmıştır. Mâlî tasarruflar bakımından reşid olma konusunda Ebû Hanîfe ile iki büyük talebesi Ebû Yusuf ve Muhammed arasındaki ictihad farkı meşhurdur. Bu iki müctehide göre ergenlik çağına geldiği hâlde mâlî tasarruf bakımından olgunluk göstermeyen ve bu sebeple de reşid sayılmayan gence mal teslim edilmez ve kendisi mâlî tasarruflara ehil (selâhiyetli) sayılmaz. Çünkü malın kendisine teslim edilmesi ve tasarruf selâhiyeti tanınması hâlinde bunu saçıp savuracak, sonra da topluma yük olacaktır; bunda ise hem millî servet, hem de toplum için zarar vardır. Bu zarar kişiyi kısıtlı hâle getirmekten daha önemlidir.&lt;br&gt;Ebû Hanife bu konuda iki talebesinin tam karşısında yer almış ve şu görüşü savunmuştur: Ergenlik çağına gelmiş bir insanı kısıtlı hâle getirmek, onu insandan aşağı seviyedeki canlılarla bir tutmak olur. İnsanın hürriyet ve şahsiyetine karşı bundan daha büyük bir zarar düşünülemez. Millî servetin ve toplumun israftan zarar görmesi, insanın aşağılanması yanında çok önemsiz kalır; bu sebeple akıl ve ruh sağlığı içinde ergenlik çağına gelen genç hacr altına alınamaz, tasarrufları kısıtlanamaz. Gençlerin ehil ve selâhiyetli oldukları makamlar ve tasarruflara bazı örnekler vererek yazıyı bağlamak gerekirse:&lt;br&gt;Amme hukûku sahasında şûrâ meclisi üyesi olmak, devlet başkanı olmak, bunların seçimine katılmak, hâkim, asker, komutan, aile reisi olmak... bunlar için yeterli olma yanında çağ ve yaş bakımından yalnızca ergenliğe bağlanmıştır. Ergenlik çağına gelen; yani çeşitli ictihadlara göre asgarî on iki, azamî on sekiz yaşındaki genç, yukarıda sayılan makam, selâhiyet ve tasarruflara ehildir.&lt;br&gt;Husûsi hukûk sahasındaki geniş selâhiyet ve ehliyetine yukarıda işaret edilmişti. Bu konuda bir çarpıcı örnek de evlenme ehliyetidir. Hanefî müctehidlere göre ergenlik çağına gelmiş bulunan erkek ve kız, velisinin izni olsun olmasın, evlenmeye ve evlenme akdinde bizzat irâde beyanında bulunmaya selâhiyetlidir.&lt;br&gt;İslâm gerekli tedbirleri alarak, uygun eğitim çevresini oluşturarak iyi yetiştirdiği ve bu sebeple güvendiği genç nesli böylesine geniş selâhiyetlerle donatmakta tereddüt göstermemiştir. &lt;/font&gt;
&lt;p align=right&gt;&lt;font size=3&gt;Prof. Dr. Hayreddin Karaman&lt;/font&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2584224749880000874&amp;page=RSS%3a+%c4%b0SL%c3%82M+HUKUKUNDA+GEN%c3%87LER&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=gulcangoktas.spaces.live.com&amp;amp;GT1=gulcangoktas"&gt;</description><comments>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!583.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!583.entry</guid><pubDate>Fri, 23 May 2008 06:38:49 GMT</pubDate><slash:comments>1</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://gulcangoktas.spaces.live.com/blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!583/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!583.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2008-05-26T13:02:43Z</dcterms:modified></item><item><title>KİM OLDUĞUMUZU BİLELİM</title><link>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!509.entry</link><description>&lt;p align=center&gt;&lt;font face="Times New Roman" size=4&gt;&lt;b&gt;KİM OLDUĞUMUZU BİLELİM&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;
&lt;p align=left&gt;&lt;font face="Times New Roman" size=4&gt;Bugün ülkemizde, gelecekte 
yapılacak bazı işler için çeşitli konularda kurulan birçok komite vardır. 
Meselâ: Anayasa komitesi, millî eğitim komitesi, millî ekonomiyi geliştirme 
komitesi ve benzeri komiteler çalışmalarını yürütmektedirler. Acaba, kim 
olduğumuzu araştıran bir komite var mıdır?&lt;br&gt;
Kanaatimce; politik, ekonomik, sosyal ve eğitim alanlarında yapılacak 
araştırmalara başlamadan önce, kim olduğumuz sorusuna cevap bulmak gerekir. Bu 
konularda yapılacak işler ve geleceğe dönük atılacak adımlar, böyle bir soruya 
verilen cevabın ışığında yapılmalıdır.&lt;/font&gt;
&lt;p align=center&gt;&lt;font face="Times New Roman" size=4&gt;&lt;b&gt;ACABA BİZ KİMİZ?&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;
&lt;p&gt;&lt;font face="Times New Roman" size=4&gt;Biz, dünyanın yirmi üçüncü meridyen 
dairesinde bulunan bir topluluk muyuz? Yahut biz, Mısır topraklan üzerinde 
yaşayan ve Arap dünyası ile bağlantısı bulunan Mısırlı bir topluluk muyuz? Eğer 
böyle bir bağlantımız var ise, acaba bu bağlantı nedir?&lt;br&gt;
Yoksa biz, Müslüman bir topluluk olup bütün İslâm dünyası ile bağlantısı bulunan 
bir millet miyiz? Şayet, böyle bir bağlantı var ise, acaba bu bağlantı nedir?&lt;br&gt;
Bu sorularla birlikte devlet olarak coğrafi sınırlar yönünden de sorabileceğimiz 
sorular vardır. Bu konuda, şu sorulan sorabiliriz: Acaba biz, Kapitalist miyiz? 
Yahut biz, komünist miyiz? Yoksa biz, İslâm'ı düzen olarak seçen müslüman mıyız?&lt;br&gt;
Gerek politik ve gerekse sosyal olan bütün bu düzenlerin, kendilerine has 
temelleri, insana ve ahlâka bakış tarzları, mal ve servetin dağılımından dolayı 
şekilleri, eğitim ve kanun yolları vardır. Felsefî kaynaklan da ayrı ayrıdır.&lt;br&gt;
Bu genel harita ve plânlar çizilip bilinmeden, bir ülkenin kalkınması için 
atılacak adımlar atılamaz. Böyle bir ülkeyi, orada oturanların, kendilerine 
sonsuza dek vatan olarak seçmeleri de mümkün olmayacaktır. Bu ülkede 
yasayanların, toplum olarak birbirlerini tanımaları da zorlaşacaktır. Bu 
sebeplerden dolayı önce, kim olduğumuzu bilmemiz zorunludur. Kim olduğumuzu 
bilmeden, hiç bir şey yapmamıza imkan yoktur...&lt;br&gt;
Kendisine bir ev yapmak isteyen kişi, önce yapmak istediği evin plânını çizer ve 
daha sonra bu plâna göre evini yapar. Bir vatan, bir toplum ve bir gelecek 
isteyenler acaba, neden böyle bir plâna ihtiyaç duymazlar?&lt;br&gt;
Eğer biz, geleceğe bağlı olarak yapacağımız bütün işleri böylece plânlamaz isek, 
hiç şüphesiz doğru ve düzgün bir sonucu elde edemeyiz. Geçmişimizi düşünüp,&lt;br&gt;
gelecekte yapacağımız işlerin bir plânını çizersek, bütün işlerimizde mutlaka 
başarıya ulaşırız. Yeni temeli atılacak her işin ve binanın plân ve programı bu 
şekilde önceden çizilir ve ondan sonra da her şey bu plân ve programa uygun 
olarak yapılır.&lt;br&gt;
Bu bir gerçektir. Burada, bundan başka bir gerçek daha vardır. Yakandaki 
sorulara cevap arayanların, göz önünde bulundurması gereken bu gerçek şudur: Bu 
ülkenin belli bir geçmişi, tarihi, inancı, felsefesi, hayat görüşü, düşünce 
yapısı, iklimi ve şahsiyeti vardır. Bu gerçekleri görmezlikten gelmek, 
tehlikenin en büyüğüdür. Bunların doğrultusunda hazırlanmayan bütün plân ve 
projeler ise, bu milletin geleceği için onarılması pek güç olan zararlar 
doğuracaktır. Yabancı felsefelerden doğan görüş, düşünce ve sosyal düzenler bu 
ülkenin tabii iklimine ve bu milletin ruhî yapısına aykırıdır. Bu gerçeklerin 
ışığında hazırlanmayan anayasalar, eğitim ve öğretim programları, ekonomik ve 
sosyal plânlar eksik olur ve arzulanan sonucu vermez. Bunlar denenmiş ve ispat 
edilmiş gerçeklerdir. Bu gerçeklerden yüz çevirenler ve sadece yabancıya duyulan 
hayranlık noktasına bakıp plân ve programlar hazırlamaya kalkışanlar, mutlaka 
zararlı çıkacaklardır. Bu milletin geçmişini, din ve inanç esaslarını, ruh ve 
şahsiyet yapısını göz önünde bulundurmayanlar, bu millete, gelecekte en büyük 
kötülüğü yaptıklarını kendileri de anlayacaklardır.&lt;br&gt;
Eğer söylediğimiz bu gerçekler dinlenmez ve bunlar kulak arkası yapılırsa, 
gelecekte önüne geçilmeyen büyük sosyal yaraların, çöküntü ve çatlakların 
meydana geldiğini, herkesçe açık olarak görünecektir. Çünkü, iki gücün arasında 
kalan bir millet, sosyal bunalımlar içinde ruhî ve kalbi sıkıntılar çekecektir. 
Kendi tabii yapısına aykırı olan Batının bütün adet ve gelenekleri, huzursuzluk 
kaynağı haline gelecektir...&lt;br&gt;
Bunun sonunda, milletin bütünlüğü bozulacak, fertler arasında huzursuzluk baş 
gösterecek, yönetenler ile yönetilenler arasında nefret ve düşmanlık duyulacak 
ve böylece millet bölünüp parçalanacaktır.&lt;br&gt;
Gerek anayasa, gerek eğitim ve öğretim ve gerekse millî ekonomiyi geliştirme 
komiteleri çalışmalarını sürdürürken, önce bu milletin fertlerini geçmişinden 
koparmayacak, inancına aykırı düşmeyecek bir biçimde plân hazırlamaları gerekir. 
Bu vatanın evlâtlarını birleştirecek, dimağlarına kin ve düşmanlık tohumlarını 
ekmeyecek, yüreklerinde Allah ve millet sevgisinden başka hiçbir yalancı sevgiye 
yer vermeyecek programlar hazırlamak zorundadırlar...&lt;br&gt;
Çünkü, geleceğe dönük hazırlanan bu plân ve programlar, pek yakın bir zamanda 
devlet ve sosyal ilişkilerde etkisini gösterecektir. Bu komiteler, işaret 
ettiğimiz gerçekleri göz önünde bulundurmaz veya bunlara pek fazla önem vermez 
ise, yarının devlet yöneticilerinin kimin yararına çalışacağı kesin olarak 
bilinmektedir. Bu vatana ve millete hizmet etmek isteyenler, mutlaka onun ruhî 
yapısına ve inancına saygı duymak zorundadırlar.&lt;br&gt;
Rengi bizim rengimize uymayan, tadı dimağımızı bozan her türlü yabancı 
maddelerden sakınmalıyız. Toplumumuzu, bu türlü tehlikeler karşısında 
korumalıyız. Milletimizin ruhî yapısına ve inancına uygun olanı seçmeliyiz. Bu, 
bizim hem dinî ve hem de millî bir&lt;br&gt;
görevimizdir. Şahsiyet, inanç, millî duygularımızı inkâr etmek ise, kendi 
varlığımızı inkâr etmek demektir.&lt;br&gt;
Söylediğimiz bu gerçekler, açık ve kesindir. Başka hiç bir açıklamaya gerek 
yoktur. Boş ve yersiz tartışmalar, bu millete zarardan başka hiç bir yarar 
getirmemiştir.&lt;br&gt;
&lt;br&gt;
(Bu makale, merhum Şehid Seyyid Kutup tarafından 24.3.1953 tarihinde &amp;quot;Ed-Dava&amp;quot; 
adlı dergide yayınlanmıştır.)&lt;/font&gt; &lt;br&gt;&lt;img src="http://c.services.spaces.live.com/CollectionWebService/c.gif?cid=2584224749880000874&amp;page=RSS%3a+K%c4%b0M+OLDU%c4%9eUMUZU+B%c4%b0LEL%c4%b0M&amp;referrer=" width="1px" height="1px" border="0" alt=""&gt;&lt;img style="position:absolute" alt="" width="0px" height="0px" src="http://c.live.com/c.gif?NC=31263&amp;amp;NA=1149&amp;amp;PI=73329&amp;amp;RF=&amp;amp;DI=3919&amp;amp;PS=85545&amp;amp;TP=gulcangoktas.spaces.live.com&amp;amp;GT1=gulcangoktas"&gt;</description><comments>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!509.entry#comment</comments><guid isPermaLink="true">http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!509.entry</guid><pubDate>Fri, 16 May 2008 15:33:59 GMT</pubDate><slash:comments>0</slash:comments><msn:type>blogentry</msn:type><live:type>blogentry</live:type><live:typelabel>Blog entry</live:typelabel><wfw:commentRss>http://gulcangoktas.spaces.live.com/blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!509/comments/feed.rss</wfw:commentRss><wfw:comment>http://gulcangoktas.spaces.live.com/Blog/cns!23DD02B7DC5EC16A!509.entry#comment</wfw:comment><dcterms:modified>2008-05-16T15:34:26Z</dcterms:modified></item></channel></rss>